SUZDAL

“Bir Kış Masalı”

ALTIN ÇEMBERİN YILDIZ KASABASI

s13

Şükran Onuk’un Gözünden;

Sabah saat 07:00, yer Moskova Kurskaya tren istasyonu. Suzdal’ a gitmek için öncelikle Vlademir ‘e trenle gidip sonra otobüsle Suzdal’ a ulaşabilirsiniz. Böyle tek cümlede anlatınca ne kolaymış diyeceksiniz ki bu çok normal. Ama öyle mi oldu?

Sahi bu Suzdal da neresi?

Suzdal, Moskova’yı çevreleyen altın çember dedikleri kasabalardan birisidir. Biz fotoğraflarına bakarak buraya gitmeye karar verdik. Tabi ki ben bu kararı da yaz aylarında almıştım. Yani kar, buz filan hiç hesapta yokken. Rusların dediğine göre kışın başlarında, bize göre ise dondurucu soğukta gitmek kısmet oldu. Başkente 200 km uzaklıkta bu kasabaya sabahın köründe 7 numaralı perondan saat sabah 8.00 da hareket eden trenle gidiliyordu. Hesaplara göre saat 11.00 da Vladimir’de olacaktık.

Biletlerde koltuk numarası yok. Durum böyle olunca saat yaklaşınca kapıların hizasına yolcular yığıldılar. Bizde yeri geldiğinde voltranı oluşturup, ezici gücümüzle kalabalığı yarmayı Moskova metrosunda öğrendik ne de olsa. Bunu yapmak zorundayız çünkü ayakta gitme ihtimalimizin olduğunu az çok tahmin ettik. O yüzden bir hışım daldık vagona ve boş koltuklara oturduk. Yanımıza kimse oturmasa derken tabii ki kürklü iki teyze de geldi takım tamam da bir gürültüdür gidiyor. Limon sıkacağı satan gidiyor, elimde görmüş olduğunuz tıraş bıçağı diyen, o gidiyor şarkı söyleyen kadın geliyor; yol boyu uyutmadılar. Zaten uyuyamazdık çünkü içerisi buz gibiydi. Yolun yarısından sonra bacaklarımdaki hissi kaybettiğimi net hatırlıyorum. Bizden başka kimsenin de umurunda değil ya en çok o dokunuyor insana. Biletler ucuz acaba ondan mı diyoruz, iyi de bileti satın alırken kimse sormadı ki birinci sınıf ister misiniz, diye. Öyle kuzu kuzu oturuyoruz biz.

Nihayet Vlademirdeyiz

Sonunda Vlademir’e vardık. Burada da görülecek yerler varmış ama nedense hedef Suzdal olduğundan teşebbüs bile etmiyoruz. O kadar garip bir tren istasyonu ki ve o kadar ilginç tuvaleti vardı ki keşke fotoğraf çekebilseydik. Biraz tarif etsem mi, ay edeyim çatlarım yoksa 🙂 Şimdi efendim şöyle bir tuvalet; kapıyı açıp içeri giriyorsunuz hemen bir basamak çıkmalısınız. Alaturka bir tuvalet yerleştirilmiş. İşinizi görmek için çömeliyorsunuz ama o da ne kapı kısa. Yine de kapıyorsunuz, alttan kapalı ama üstü yok kapının. Karşınızdaki kişi ile birbirinize bakarak işinizi görmelisiniz, tövbe tövbe :))) Hayır kendi arkadaşına bakınca sıkıntı yok en fazla gülersin. Ama kafada koca tilki kürkünden şapkasıyla kırmızı yanaklı teyze ile göz göze gelmek çok garip doğrusu. Tarif edebildim mi bilemem de pozisyon canlanmıştır az çok. Kovboy filmlerindeki bar kapıları gibi kapılar, şimdi oldu, budur, bar kapısı.

Neyse biz biletimizi alalım da bir an önce gidelim Suzdal ‘a. Bileti satan kadın otobüste yer yok ama ayakta yer var, dedi. Tamam dedik, soğukta beklemektense. Fakat bize kimse otobüslerin o kadar eski, o kadar kalabalık ve yolun o kadar uzun olduğunu söylemedi. Yollar buz şoför ise 50 m de bir durup ya birini alıyor ya indiriyor. 35kmlik yol haliyle 1,5 saatte alınıyor. Yolun manzarası süper ama bakamıyoruz ki, sırtımızda birilerini taşıyoruz resmen. Bir ara kendimizi para uzatırken, para üstü verirken bulduk. Sonradan fark ettiğimiz bir diğer detay da zaten otobüste koltuk yoktu. Sadece şoför yanında vardı ve orda bir babuşka oturuyordu. Geri kalan komple ayakta yolcuydu.

Sonunda Suzdal ‘a vardık

Otobüsün içi sıcak biz üst üste giyinmiştik, sırt çantalarımız çok büyük demiş miydim?

Varır varmaz amanın da amanın ne şirin bir yer burası demeye daha ilk dakikalarda başladık. Hava çok ama çok soğuk aynı zamanda müthiş temiz doğal olarak. Rezervasyonumuzu yaptığımız Godzillas hostelin yerini soruyoruz, bilen yok. Ama haritaya bakmıştık şu taraftı bence diyorum ama arkadaşlara da çaktırmıyorum acaba içimden yanlış mı hatırlıyorum diyorum. Önce klasik market buldup hemen girip alışverişimizi yapalım, bu sırada ısınırız diyoruz. Netice de artık günlük sporumuz market gezmek, galeri, müze, metro gezmek. Alışverişten sonra hostelin yolunu tutuyoruz. Her yan bembeyaz, bir dere kenarındayız ama dere buz tutmuş.

Nihayet sıcak hosteldeyiz

Kapıdan girince bir beyefendi karşılıyor içeri buyur ediyor, klasik nerelisiniz sorusu Türk’üz deyince bizimki bir koşu içeriden kafasında bir fes ile geliyor. Hoppala, yerine düştük deyip gülüşüyoruz. Beyefendi hosteli gezdirirken biz birbirimize ne kadar güzel bir yer, süper, şuraya bak, şunu gördün mü diye konuşuyoruz. Adam bildiğiniz Türkiye hayranıymış, kilimleri İstanbul’dan aldım diye anlatmaya çalışıyor. Tabii ki Rusça biz içinden İstanbul’u duyunca mevzuyu anlıyoruz

Malum kış ayları üstelik kuzeydeyiz hava erken karardığından bir an evvel çıkıp sokaklara vuruyoruz kendimizi. Yıllardır gezerim ben Suzdal kadar sakin bir yer görmedim dersem yanılmış olmam. Sadece rüzgârın sesi, arada köpek havlaması, en fazla atların çektiği kızakların çıkardığı ses, en güzeli de ayaklarımızın altında ezilen kar sesi var.

Suzdal ‘ı tanıyalım

Sibirya bölgesinin karakteristik ahşap evleri, donmuş derenin üstünde tahta köprü, renkli kubbeleriyle kiliseler. Hava kararmaya başlarken koyu maviye dönen gökyüzü kar beyazıyla çok güzel kontrast oluşturuyor. İnsanda sürekli fotoğraf çekme isteği uyandırıyor ama fotoğraf mı dedim ben? Kalmadı, görürsem söylerim.

Öyle kolay iş değil inanın. Elini eldivenden çıkarıp fotoğraf çekmek ölüm. Dayanamayıp birkaç kare çektik ama hakikaten donuyor insan. Hatta cep telefonları soğuktan açılamıyor. Ekran açılsın diye beklerken bir yandan elinizde ısıtmanız gerekiyor o derece soğuk. Ben sürekli objektifin camını korumaya çalıştım ama nafile. Gözümü yaklaştırınca nefesimden buharlanıyor. Ben siliyorum çizgiler oluyor, ne zorluklar çektim bilseniz.

Ortalık sanki kimse yaşamıyormuş gibi sessiz.

Suzdal’ın ana meydanında hediyelik eşyalar, turşular (Suzdal salatalığı ile meşhur, festivali bile yapılırmış), adını bilemediğimiz ballı bir içecek, yün çoraplar, matruşkalar satan tezgahlar kuruluydu. Noel yaklaştığından kocaman bir çam ağacı süslenmişti. Etrafında kurulmuş kırmızı yanaklı kadınların tezgahlarını bir bir gezip ufak tefek hatıra eşyalar aldık.

Karda yürümek ne zordur bilirsiniz. Tüm gün evlerin cazibesiyle yürüdük ama kendimizi zerre yorgun hissetmememiz havanın temizliğinden sevgili okuyucu.

Marketten alışverişimizi yaptık. Akşama ziyafette çerezler, içecekler var, ana yemek tabii ki makarna! Sabahın köründe yola döküldük, donarak hem de ayakta yolculuk yaparak buralara kadar geldik madem ziyafet yapmalıyız.

Hostelde yemek sonrası masamıza nevalelerimizi açtık. Yerli malı haftası gibi oldu. Hostelin yetkilisi Vasil de votkasıyla geldi. Şenlendik biz, ohhh pek güzel bir gece herkes gülüyor nasıl güzel olmaz.

Aslında araştırmalarımda okuduğum Ruslara özgü bir tür hamama gitmek istiyorduk. Hatta hostele adım atar atmaz Vasil’e sorduk. Sağ olsun o da birkaç telefon görüşmesi yaptı ama nedendir bilinmez açık bir hamam bulamadık. Şimdi bunu okurken Türk hamamı dururken bu merak nerden çıktı demeyin. Olay çok karmaşık. En güzeli aşağıdaki başlık altında anlatayım, gelin sizde bilgilenmiş olun.

Rus Banyası nedir?

Yüzyıllardır Rusya’da ve Ukrayna’da kullanılır. Sadece yıkanmak için değil, birtakım dini seremoniler ve hastalıklarına şifa bulmak için de kullanılmıştır. Tam olarak bizim hamamlar gibi yüksek sıcaklıkta terlemek esaslı. Ama bunun farkı sonrasında buz gibi suya ya da kar içine atlamanız gerekiyor. Bir farkı da burada ısınan vücudunuza huş ağacı yapraklarıyla ki bunun adı veniktir, kendinizden geçecek kadar vücudunuza vurulmasıdır. Rusçada venik süpürge anlamına gelir. Bu işlem kan dolaşımını hızlandırıyormuş. Venik masajı ayrıca, vücuttaki zararlı mikropları ve virüsleri de yok ediyormuş. En önemlisi ise, metabolizmayı hızlandıran venik, cildin erken yaşlanmasını önlüyor. Kısaca kendinizi 10 yıl genç, cildinizin ise bebek gibi yumuşak ve pürüzsüz olduğunu hissedersiniz. İşte olay budur! Bize bunlarla gelin dediğinizi duyar gibiyim. Ama bitti mi, bitmedi. Peşinden buz gibi su altına girmelisiniz ya da dışarda yağan lapa lapa kara aldırmadan yerde yuvarlanmalısınız. Maksat vücuda şok yaşatmak.

Aslında bizim hayalimizde o soğukta gidelim bir güzel ısınalım, kafamıza keçe şapkayı koysunlar ki beynimiz sulanmasın. Sonra banklara uzanıp laflayalım. Tahta kovada ıslattıkları veniklerle masaj mı yaparlar vururlar mı artık ona da razıydık ama olamadı ah ah. Bizde isterdik sıcaktan bunalıp kendimizi Suzdal’ın tertemiz karlarının üstüne atalım. Ama maalesef Vasil’in onlarca telefon konuşması olumsuz olunca bir başka kışa kaldırdık bu olayı. Siz siz olun eğer yolunuz Sibirya, Ukrayna gibi yerlere kışın düşerse deneyin ve beni hatırlayın olur mu?

Bizde baktık banya işi yattı ama keyfimiz yerinde bir anda arkadaşımla ” bir dışarı çıksak ne güzel hava var, dedik. Gece yarısı ama olsun ne kadar güzel kar yağıyor ” derken gerçekten de kendimizi dışarıda bulduk. İkimiz dışarı çıkarken geride kalan diğer iki arkadaşım pencereden bize bakıyordu. (Dışarı çıkmaktan çok giyinmek zor aslında ondan gelmediler).

O gece Suzdal’ da yağan karı, rüzgârın yanaklarımızı delişini, sessizliğin verdiği huzuru hiçbir zaman unutmayacağımızı o dakikalarda anlamıştık. Adını birkaç zaman önce hiç duymadığımız bir şehirde kar altında yürüdük. Sokağın nereye çıkacağını bilmeden dolanırken sessizliği bozan köpek havlamalarına aldırmasakta bir yandan kar tipiye dönmeye başlamıştı bile.

Suzdal’da sabah

Ertesi gün hostele veda ettik. Kızakla gezimizi yaptık, yöresel yemeklerin yapıldığı şık bir lokanta bulup yemek yedik. Orada çok cana yakın 4 adam ile konuştuk. Petersburglularmış doğal olarak kıyaslama istediler. Moskova mı, St. Petersburg mu? Haliyle Petersburg dedim eğer adamlar Moskovalı olsaydı elbet Moskova daha güzel diyecektim. Çünkü iki şehirden hangisi güzel ben halen karar veremedim. Bize tavsiye ettikleri ballı içecekten tattık. Ayy havyar bile yedik, az kalsın unutacaktım.

Keyifli dakikalardan sonra Suzdal’dan geri dönüş yolculuğu başladı. Of yol gözümde büyümüştü. Bu kez Moskova’ya otobüsle döndük aradaki fark sadece sıcak oluşuydu. İki buçuk saat otobüsün içinde şapka ve eldivenle oturmamızdan ne kadar sıcak olduğunu anlayın artık. Trende donma tehlikesi geçirdiğimiz için yine de halimizden memnunuz.

Şimdi başımızda daha büyük telaş var. Moskova’daki hostel de yer var mıdır acaba? Çünkü ne zaman döneceğimizi söylemedik Lütfen boş oda olsun, lütfen.

Ve Suzdal fotoğraflarımız..

Başka bir seyahatte görüşmek üzere, esenlikle kalın!

Şükran Onuk

http://pustoodunya.com

https://www.instagram.com/pustoodunya

https://www.facebook.com/pustoodunya

ÜSKÜP

“Bizden Biri”

ü5

Tülin Özkul’un gözünden;

Zdravo diyerek selamlıyorum hepinizi;

Balkan gezimin son durağı olan Üsküp şehrine gelmiş bulunmaktayım. Üsküp, bizim İstanbul’un eski hali gibi, burada ki yaşam da Saraybosna’daki gibi ikiye ayrılmış durumda. Şehri ikiye bölen Vardar Nehri üzerinde yapımı 1469 yılında tamamlanan Taş Köprü ya da bilinen diğer adıyla Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerinden yeni Üsküp’e doğru geçtiğimizde, Makedonyalıların en büyük kahraman olarak kabul ettikleri İskender Bey Heykeli bizi karşılıyor. İskender’in kendisinin ve tüm ailesinin heykellerinin dikildiği bu alana çok şaşıracaksınız. Hayatımda gördüğüm en büyük heykellerdi bunlar.

Meydana kurulmuş bu anıtların çevresinde dolaşıp, gerçeği ile ayırt edilemeyecek kadar güzel olan heykeller için oldukça para harcandığı gözden kaçmıyor.

Şehir tamamen yenilenme telaşı içinde, Osmanlı’dan kalan izler silinerek, Belgrad havasında yerleşim yerine dönmüş durumda.

Meydanda yer alan her heykelin ayrı bir hikayesi var, doğum, yaşam, aile, çocuk ekseninde gelen ziyaretçileri fazlasıyla büyülüyor. Şehrin giriş kapısı ve çevresindeki canlılık gözden kaçmıyor.

Makedonya’nın başkenti olan Üsküp şehri, Vardar Nehri’nin iki kıyısına kurulmuş durumda. Makedon dilinde Skopje olarak adlandırılan şehir, tarihi ve kültürel özellikleri ile yabancılık çekmediğimiz bir yer.

1392’de Osmanlı topraklarına katılan şehir, 500 yıldan fazla bir süre Osmanlı egemenliğinde kalmış. Şehrin bir yakasında Arnavutlar ve Müslümanlar yaşarken, diğer tarafta Ortodoks Hristiyanlar yaşıyor. Bu nedenle şehrin Eski Türk Çarşısı bölümünde çok sayıda Osmanlı eserine rastlamak mümkün. Yugoslavya devletinin parçalanmasıyla ortaya çıkan Makedonya, geçtiğimiz yıllarda bağımsızlığının 20. kuruluş yıl dönümünü (2011) kutlamış.  O günden bu yana başkent Üsküp tam bir değişim ve dönüşüm içerisine girmiş. Az önce de dediğim gibi şehir hummalı bir inşaat ve yeniden yapılanma havasına çoktan girmiş bile. Devletin yürüttüğü Skopje 2014 adlı proje ile, şehir turistik açıdan geliştiriliyor, diğer bir deyişle yeniden yaratılıyor. Şehrin dokusuyla örtüşüyormuş gibi görünen şaşalı köprüler, havuzlar ve bronz ve mermer heykeller şehri her yerine serpiştiriliyor.

Kentin simgesi olan 13 kemerli Taş Köprü ve köprünün bağlandığı Makedonya ancak 18,500 metrekarelik Makedonya Meydanına dikilen çok sayıdaki yeni heykeller pek bir dikkat çekici. Makedonya’nın kuruluşunun 20 yılı anısına Floransa’da yapılmış ve Eylül 2011’de tamamlanmış Atlı Savaşçı Heykeli ise meydanın göbeğinde yükseliyor. Şehrin bu en geniş meydanında yükselen 22 metrelik sütünün başına kondurulmuş olan bu heykel aslında Büyük İskender’i temsil ediyor. Ancak Makedonya hükümeti resmi olarak bu heykele Atlı Savaşçı demek zorunda. Zira, Yunanistan’la arada süren Büyük İskender’i (Alexander the Great) sahiplenme problemi nedeniyle bu isimle adlandırmamaları yaptıkları masraf göz önüne alınınca tam bir ironi.

Makedonya Meydan çevresinde sayabildiğim kadarıyla yirmiden fazla heykel var. Bu nedenle Üsküp, Heykeller Şehri olarak da anılıyor. Millî Mücadele Müzesi (Museum of Macedonian Struggle) ve bir de zafer takı yükseliyor (Skopje Triumphal arch) burada. Bunun yanında yeni dışişleri bakanlığı binası, yeni anayasa mahkemesi, yeni bir arkeoloji müzesi, yeni ulusal tiyatro ve diğer yeni binalar bu meydan çevresinde yükseliyor. Her biri “yeni” kelimesiyle başlıyor. Proje kapsamında Vardar Nehri üzerine yeni köprüler de eklendi. Eye Bridge ve Art Bridge adındaki köprüler fazlasıyla şatafatlı.

Ne Yenir?

Kahvaltı denince aklınıza hamur işi, özellikle de simit poğaça gelsin. İsmi görünce aklınıza gelen simit ya da poğaçayı unutun, çünkü bildiğiniz manada ne simit var ne poğaça. Üsküp’te simit dedikleri, bir çeşit, yumuşak sandviç ekmeği. Bu ekmeğin arasını açıp, içerisine tereyağlı Üsküp böreği konuyor. İlk duyduğumda ben de çok garipsemiştim, ekmek arası börek diye, Pek öyle düşünmeyin, tadına mutlaka bakın. Ağır gelebileceğini düşünüyorsanız ve eğer yanınızda eş dost arkadaş sevgili varsa, bir tane alıp paylaşın, beğenirseniz devam edersiniz.

Bir diğer yaygın hamur işi ise, Bulgar kökleri olan Mekitsa. Mayalanmış hamurun, oklava bile kullanmadan elde, ufak boyutlarda açılıyor ve kızgın yağda kızartılıyor. Sade yenebileceği gibi, üzerine reçel sürerek, yanına peynir koyarak kahvaltıda veya gün içinde tüketilebilir.

Börek, Balkan topraklarında olduğu gibi Üsküp’te de karşınıza değişik yorumlarının çıkacağı, çok tanıdık bir lezzet. Tek tek elde açılan, mis gibi buğday kokan yufkaların arasına konan peynir, kıyma, ıspanak, patates, pırasa, soğan ailenin damak tadı kadar mutfağın durumunu da gösterir aslında. Hangisinden yiyelim derseniz, soğanlı ve pırasalı çok lezzetlidir, üstelik alışık olduklarımızın da dışındadır. Mutlaka deneyin. Kararsızsanız ya da hepsini merak ediyorsanız, endişelenmeyin karışık da alabilirsiniz.

Çorba, tüketme alışkanlıkları var mı derseniz, özellikle de tavuk ya da et suyuna, mevsimde olan sebzelerin atılmasıyla yapılan, vegeta ile tatlandırılan, koyu, yoğun çorbalar tüketildiğini söyleyebilirim.

Cevapi ya da Cevabdzinica koyun ya da dana kıymasından yapılan, baharatsız, ekmeksiz, ızgarada pişirilen bir köfte.  Küp küp doğranmış soğan, biber turşusu ve somun dedikleri yassı bir ekmekle birlikte geliyor masanıza. Porsiyonlar sayıyla. Eğer bir şey söylemezseniz 10 köftelik standart porsiyon geliyor. Karın doyurmak için yeterli. Size ısrarla önereceğim yer ise, Eski Çarşı içindeki Destan. 1913 yılından beri hizmet veriyor. Kalabalık oluşuna, garsonların sizi anlamıyor gibi görünmesine aldırış etmeyin. Üsküp’ün en iyilerinden biri, beklemeye değer. Garsonlar da unutmuyorlar, sadece bizdekinden daha yavaş ve sakin bir servis anlayışı var.

Üsküp’te yiyebileceğiniz bir diğer köfte ise Pleskavitsa. Oldukça yağlı satır kıymasından yapılan bu köfte, kocaman ve yuvarlak. Bazı yerlerde gramla sipariş verildiğini de görebilirsiniz, 150 gramlık, 250 gramlık diye, yani o kadar kocaman bir köfte.  Yoğurulup hazırlandıktan sonra elle açılıp ortasına soğan konuyor ve yine ızgarada pişirilerek servis ediliyor. Bir diğer Üsküp lezzeti ise Tavche Grace, yani güveçte, ağır ağır pişmiş nefis kuru fasulye, üzerinde de köftesiyle. Eski Çarşı içerisindeki esnaf lokantalarında yiyebilirsiniz. Kuru siyah erikle pişirilen Makedona Yahnisi, kuşbaşı etin çeşitli sebzelerle pişirilmesiyle bir çeşit türlü olan Turli Tava, kuzu etinin yoğurtlu sosla, ağır ağır pişirildiği Elbasan Tava Üsküp’te afiyetle yiyebileceklerinizin başında geliyor.

Beyaz şarap sosuyla fırında ağır ağır pişirilen Slesko Meso, Hristiyan kesimin severek tükettiği, restoranlarda da çokça karşınıza çıkabilecek olan bir tür domuz yahnisi. Bizdeki pastırmaya benzeyen, ancak çemensiz, baharatsız, isle kurutulmuş kuru eti, soğan, domates, salatalıkla yapılan, çiğ ya da közlenmiş biber de eklenen Shopska Salatasıyla birlikte denenecek lezzetler listenize mutlaka ekleyin.

İnce kıyılmış soğan, sarımsak, domates püresi ve salamdan oluşan harcın etli yeşil biberlere doldurulup, o biberlerin çırpılmış yumurta ve ekmek kırıntısı bulanarak fırınlanmasıyla ortaya çıkan Polneti Piperki, Mısır ununun sıcak suya yavaş yavaş karıştırılarak bulamaç haline getirilen ve üzerine kızgın tereyağı gezdirilip çiğ krema ya da yoğurtla servis edilen Kachamak içi süzme yoğurt dolu biber turşuları denemenizi şiddetle önereceklerim arasında. Hem gittiğiniz yerlerde tüketebileceğiniz hem de beğenirseniz yanınızda getirebileceğiniz iki lezzet daha var. Birincisi, közlenmiş kırmızı biber, soğan, sarımsak ve baharatla hazırlanan Ajvar. Kahvaltılarda da meze olarak da tüketiliyor. Evlerde mevsiminde imece usulü yapıp yıl boyu tüketilen bu lezzet, marketlerde de hazır olarak satılıyor. Diğeri ise, Ajvarın patlıcanlı ve baharatlısı Pindzur Yemeği.

Tatlıya bağlama kısmına gelirsek size iki tavsiyem olacak Trileçe ve Kaymaçina. Elbette yerel ve küçük lokantalarda baklava gibi bize yakın lezzetlerde bulmanız mümkün. Ama oralara kadar gitmişken yerinde yiyin derim.

Trileçe, Arnavutlar tarafından sahiplenilse ve sözcük kökeni açısından gerçekten Arnavutçayı işaret etse de Üsküp’te karşınıza en çok çıkacak iki tatlıdan birisi. İnek, keçi ve manda sütü karıştırılarak yapılan, adını da buradan (üç süt manasında) Trileçe, üzerine karamel dökülerek tatlandırılıyor. Bugünlerde değişen damak tatlarına uysun diye başka soslarda kullanılıyor ama esası karamel. Minik bir not ekleyeyim, Üsküp trileçelerinin kekleri daha kabarık ve puf puf. Kaymaçina ise, daha çok krem karamele benzeyen, süt, yumurta ve şekerin fırında uzun uzun pişmesi ile elde edilen muhallebiye benzeyen çok lezzetli bir tatlı, o da üzerine karamel dökülerek yeniyor.

Yemek konusunda son bir not, Hristiyan ve Müslüman nüfus bir arada yaşadıkları için, yiyecekler konusunda bir hassasiyet var. Örneğin köftelere domuz eti karıştırılmıyor, herhangi bir ürünün içinde domuz eti ya da yağı karışıksa mutlaka belirtiliyor. Kahvaltıdan başlayacak olursak, diğer Balkan ülkeleri gibi, çay içme alışkanlıkları pek yok, kahve içiliyor. Ancak, eğer çay tutkunuysanız, çay içmeyince gününüz iyi geçmiyorsa, o zaman size mutlu olacağınız bir tüyo vereyim. Eski Çarşı’ya girdiğinizde karşınıza gelen hafif yokuş yolu dümdüz çıkın, karşınıza bir kahve gelecek. Hem ekip hem patron Türkçe biliyor hem de mis gibi demleme çay bulmak mümkün, üstelik çay 10 Denar.

Şarap üretimi konusunda da oldukça başarılılar. Verimli Makedonya bağlarında Vranec ve Smederevka yerli çeşitlerinin yanında dünyaca meşhur Cabernet Sauvignon, Pinot Noir, Merlot gibi ırklar da iyi sonuçlar veriyor. Bu işin uzmanları Fransız ve İtalyanlarla yarışabilecek seviyede beyaz şarap üretildiğini söylüyorlar. Tikvesh, Popov, Kamnik ve Chateau büyük ve ünlü üreticilerden. Şarabın yanında, rakija dedikleri Makedon Rakısı, ki erikten yapılıyor ve Mastika da çok tüketilen ve hediyelik olarak adı geçenlerden.

MATKA KANYONU

Matka Kanyonu, Üsküp’ün yaklaşık 15 km güneybatısında Treska Nehri’nin Vardar Nehri ile buluştuğu alanda yer alır. Doğa turizmi açısından Makedonya’nın en popüler noktasıdır. 5 bin hektarlık alan kaplayan kanyonun içinde yer alan Matka Gölü, ülkedeki en eski yapay göl olma özelliğine sahiptir. 1937 yılında gölün üzerine bir baraj inşa edilmiştir.

Matka Kanyonu’nda derinlikleri birbirinden farklı 10 mağara bulunur. Bunlardan bir tanesi de dünyanın en derin yeraltı su mağarası olduğu ifade edilen Vrelo Mağarası’dır. Mağaranın içinde birçok sarkıt mevcuttur. Mağaranın sonunda biri diğerinden daha büyük iki adet göl vardır. Treska Nehri’nin sağ kıyısında yer alan Vrelo Mağarası; “Doğanın Yedi Harikası Projesi” nde de aday olarak gösterilmiştir.

Doğal güzelliklerin yanı sıra kanyonda orta çağdan kalma kilise ve manastırlar gibi tarihi yapılar da yer almaktadır. Bunlar Matka Manastırı, Aziz Nikola Manastırı, Aziz Andrew Manastırı’dır. Gelen turistlerin yürüyüşleri sırasında ziyaret ettiği tarihi noktalardandır kanyondaki kiliseler.

Doğa sporları açısından da Makedonya’nın en çok tercih edilen yeridir Matka Kanyonu. Farklı zorluklara sahip rotalarda kaya tırmanışı yapabilir, nehirde kano veya tekne turuna katılabilir veya yürüyüş parkurları boyunca orta çağdan kalma kilise ve kaleleri keşfedebilirsiniz. Kanyonda bulunan dağcılık kulübü mayıs ve ekim ayları arasında hizmet vermektedir.

Matka Kanyonu, birçoğu bölgeye özgü olan pek çok bitki ve hayvan türünün yuvasıdır. Burada olan bitki türlerinin yaklaşık %20’si sadece Matka’da bulunur. Kanyon 77 endemik kelebek türünün ev sahibidir. Kanyonda yaşamakta olan akbaba ve kel kartallar da yasalarla koruma altına alınmış olan hayvanlardandır.

Kanyon’a gelen ziyaretçiler için burada konaklayabilecekleri otel ve gezileri sırasında yemek yiyebilecekleri restoran hizmetleri mevcuttur.

Üsküp’e ait kimi fotoğraflarımı paylaşarak yazımı sonlandırayım..

Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.

Tülin Özkul

http://tulin-art.blogspot.com/

KOTOR

“Şımaran Tembel Kedilerin Şehri”

KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN ŞEHİR

ko1

Tülin Özkul’un gözünden;

Klişeleşmiş tatil rotalarından uzaklaşıp biraz da el değmemiş sularda yüzmek, daha önce tanık olunmamış bir tarihi görmek ve doyasıya eğlenmek, çok da param gitmesin, hadi bir de vizesiz gideyim diyorsanız Kotor-Karadağ sizin için biçilmiş kaftan.

5. Yüzyılda kurulan şehir, o gün nasılsa hala aynı dokuyu koruyabilen nadir şehirlerden. Avrupalı turistlerin yavaş yavaş uğrak noktası olan tarihi tatil cennetinin dar sokaklarında kaybolmak herkes için unutulmaz bir deneyim.

Bir liman kenti olan Kotor, ‘Old Town’ (Eski Şehir) ve modern şehir olarak ikiye ayrılmakta. Denizi, kollarıyla kaplar edasında olan dağlar büyüleyici heybetiyle sizi selamlıyor şehre girdiğiniz anda.

Her sokak başında, gölgeli duvar diplerinde pinekleyen, uyuyan, sırnaşan tembel kediler görmek mümkün, hatta şehirde bir adet de kedi müzesi bile bulunmakta.

Dağların arasından, yani zifiri karanlık Karadağ yolundan sabaha doğru Kotor’a vardık, Belgrad, Saraybosna üstünden trenle geldiğimiz Kotor’u çok farklı fazlasıyla büyüleyici bulduk. Belki turla buraya gelseydik eminim bu kadar şeyi keşfedemez, gezimizden bu kadar keyif alamazdık.

Şimdi biliyorum ki yabancı bir şehre yeniden gitsek hiç korkmadan her yerini keşfedebilir, metroyu rahatlıkla kullanabilir, uzun tren yolculuklarına çıkabilir, hiç tanımadığımız insanlarla trende sohbetler edebilir ve çat pat eksik İngilizcemizle ilginç sohbetler edebiliriz.

Şehrin hafiften aydınlanması ve sıcak güneşin yüzümüze vurmasıyla birlikte, kahvaltı işimizi meydanda yer alan minik bir kafe havasında ki yerde çözümledik hemen. Kahvaltı yapma işi her zaman zor oldu bizim için yabancı ülkeler ve şehirlerde, bizim Türk kahvaltısının yerini hiçbir şey dolduramıyor, mis gibi biraz sert tam yağlı kahvaltılık beyaz peynir, zeytin, domates, salatalık çok şanslıyız gerçekten Türk milleti olarak.

Bulunduğumuz yer, sakin, dingin, sanki küçük bir İtalya cennetten bir köşe. Meydana yapılan ve şehri koruma amaçlı olan kalenin içi, sokakları, arka kestirme yolları, sanat atölyeleri, galeriler, kiliseler, hobi atölyeleriyle dolmuş.

Bloglardan okuduğum, takip ettiğim kadarıyla insanlar buraya tatil için, deniz için gelip bu güzel şehrin keyfini çıkarıyorlar. Kotor bizim için çok bonus çok sürpriz bir yerdi gerçeği söylemek gerekirse. Kotor’a yolunuz düşerse, burayı keşfetmek isterseniz, Budva ve Novisada’da sakın uğramayı, gezmeyi unutmayın.

Kotor ‘un enfes baş döndürücü manzarasını izlemek için sabahın erken saatleri veya akşam üzeri şehir merkezin de yer alan kaleye doğru tırmanın. Size bir tavsiye, sakın öğlen saatlerinde çıkmayın ve asla terlikle çıkmayı denemeyin. Bazı merdivenlerin bozukluğu, irili ufaklı milyonlarca taş ve oldukça eğimli olduğu için, yüksek basamaklı merdivenlerden çıkış için spor ayakkabı şart. Bunun haricinde yanınıza alabildiğiniz kadar su alın. Çünkü yukarıda aldığınız sular yetmeyebiliyor.

Çıkarken kalenin ne kadar yükseklikte olduğunu nefes nefese kalınca anlıyorsunuz. Yaklaşık 1,5 saate çıkılan kalenin en tepesine ulaştığınızda ise döktüğünüz ter, aldığınız derin derin nefesler… Hepsi unutuluyor. Manzara adeta sizi şehrin kralı gibi hissettiriyor.  Akşam saatlerinde sahili boydan boya gezip, Muhteşem sahil manzarasına hayran kalacaksınız, eğer mümkünse çadır bile kurabilirsiniz sakıncası yok bizce. Dilerseniz bisiklet kiralayarak bölgeyi karış karış gezebilir, Araba kiralayarak da şehrin çevresini keşfedersiniz.  Gündüz saatlerinden akşam saatlerine kadar huzurlu ve sakin olan şehir, gece 12’den sonra özellikle barlar bölgesinde kaynamaya başlıyor.  Old Town içerisinde bulunan barlarda renkli eğlencelere katılın.

Kotor ‘un en büyük gece kulübü ise Maximus. Görmeden gitmeyin bizden söylemesi.

Genel olarak pizza ve balık ağırlıklı yemek kültürleri var. Pizzaların tadı ise şahane. Deniz kenarlarında bulunan restoranlarda ortalama ve uçuk olmayan fiyatlarla güzel akşam yemekleri sunuluyor. Küçük bir şehir olan Kotor için önerilen 3 gün. Biz ise sadece 2 gün kalabildik. Kaldığımız gün boyunca çok gezip çok eğlendik.  Bir hafta kalırsanız adeta şehirli olmanız, Kotorlu olmanız an meselesi. Şehir öyle güzel ki büyülenmemek ve elbette ‘seneye yine geleceğim’ demeden kendinizi alamıyorsunuz.

KOTOR’A NASIL GİDİLİR?

Otobüsle gitmeyenler için, öncelikle uçakla Karadağ’ın başkenti Podgorica’ya gitmeniz gerekmekte. Podgorica havalimanından ise 10 dakikalık bir taksi yolculuğu ile otogara geleceksiniz. Otogardan da iki saatlik bir yolculuk sonrası Kotor’a varabiliyorsunuz. Avrupa Birliği’nde değiller ancak para birimleri Euro.

Her an Avrupa Birliği’ne girebilecek bir ülke olan Karadağ, uyum gereği Euro kullanıyor. Schengen olmadan, vizesiz Avrupa tatili için elinizi biraz çabuk tutsanız iyi olur. Yurt içinde yapacağınız tatilde bile belki daha fazla harcamanız olacakken, mini Kotor Şehrinde vizesiz ve ucuz tatil yapmış oluyorsunuz.

Birkaç fotoğraf paylaşmadan yazıyı bitirmek olmaz tabii 🙂

Tekrardan görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.

Tülin Özkul

http://tulin-art.blogspot.com/

KIEV – LVIV

“Müze Dolu Kiev, Avrupa Havalı Lviv”

Keyifli Bir Ukrayna Tatili

l4-1.jpg

Cansu Solmaz’ın Gözünden;

Hem vizesiz hem Avrupa hem de gezmesi keyifli ülke arayışlarından Ukrayna cevabıyla çıkınca yaz tatilimizin 10 günlük süresini eşimle Ukrayna’da geçirmeye karar verdik. Yazıda bol bol biz ettik siz etmeyin tarzı uyarı niteliğinde bilgiler vereceğim. Aslında 1 hafta yeterli, fazlası sıkar diye düşünmemize rağmen dönüş biletinin en makul fiyatlısı 10 gün sonraydı bu yüzden tatilimizi istemeden uzattık. Biletlerimizi giderken Ukrayna Havayollarından (Esenboğa- Kiev Borispol), dönerken Pegasustan (Kiev Zhulhany- Adnan Menderes) olarak iki kişi gidiş yaklaşık 600 TL, dönüş de 600 TL olarak aldık. Giderken sadece el bagajı hakkımız vardı, dönerken eşim üzerinden ekstra 20 kg bagaj hakkı aldık.

Eşimle 16-26 Temmuz arası Ankara Esenboğa’dan Kiev Borispol havaalanına gittik. İlk bilgi öğretmenler için geliyor;

Öğretmenlerden kapıda herhangi bir belge istenmiyor. Geçen sene Batum’a girerken bana baya sıkıntı yaşatmışlardı, o uygulama kalktı artık belge istenmiyor denilse de içimde hep bir korku vardı ama bir problem olmadı.

Biz pasaportla girdik ama kimlikle girenlerin işi biraz daha zor oluyor, ayrı bir yere gönderildiklerini ve belgeler doldurduklarını gördüm. Yani imkânınız varsa pasaportla giriş yapın.

Giderken Ukrayna Havayollarıyla gittik ve gerçekten sorunsuzdu. Sadece 8kg el bagajı hakkımız vardı ama herhangi bir ölçüm yapılmadı. İkimizin de küçük boy sırt çantası ve kabin tipi valizi vardı direkt geçtik.

Borispol’ de girerken sadece gidiş dönüş biletlerimize baktılar, hatta karı koca olduğumuzu söylediğimiz için eşiminkilere bakmadılar bile. Ama bekar erkeklere uygulama biraz daha farklı oluyormuş. Ayrı bir odada ne kadar paran olduğu filan soruluyormuş diye söyledi arkadaşlar ama bunu sadece DUYDUM.

Havaalanında görünüşte internet vardı ama baya sıkıntılıydı. Biz Skybus’a bindik ve metronun olduğu durakta ineceğimizi söyledik.

Havaalanında sadece yolculuğumuza yetecek miktarda döviz bozdurduk. Kur gerçekten çok oynuyor, merkeze gitmeden, merkezde de uzun uzun gezmeden paranızı bozdurmayın. Kiev’de her yerde farklı kur uygulaması var. En uygun kur merkezdeydi.

Eşim biraz Rusça biliyordu ve bu yüzden hemen hemen her yerde Rusça anlaştık. Söylenilenin aksine Lviv’de de aman aman bir Rusça karşıtlığı görmedik. Tabi sık sık Rusça söyleyip İngilizce cevap aldık, bir iki yerde ters bakışla karşılaştık ama sonuç olarak derdimizi anlatabildik.

Gitmeden önce Rusça öğrenmek tabii ki imkânsız ama en azından Krill alfabesi çalışabilirsiniz, özellikle metroda vs çok işinizi görür. Eşimin söylediğine göre 2 günde kolayca halledebilirmişsiniz.

Gitmeden önce yaptığımız araştırmaların bizi yanılttığı ilk nokta: Vodafone hat konusu oldu. Maalesef ucuz diye ve sınırsız internet var diye bir büfeden Vodafone hat aldık ama inanın ki doğru düzgün çektiği, internete bağlanabildiğiniz toplamda 10 dk yoktur. Rezaletti. Daha sonra 3. Günümüzde Lifecell 20 gb internetli hat aldık 70 grivnaya ve onu sorunsuz kullandık. Çekmediği hiçbir yer olmadı diyebilirim.

Seyahatimizi Kiev (3 gün), Lviv (3 gün), Odessa (3 gün) Kiev (dönüş) şeklinde planlamıştık. Fakat Lviv’e giderken otobüs yolculuğunun bizi yorması ve 2 kez daha seyahat edecek gücü kendimizde bulamadığımız için karşılaştığımız her yerliye Odessa’yı önerip önermediğini sorduk. Genelde aldığımız yanıtlar, Antalya’da da yaşadığımızı söylememiz üzerine onların sözleriyle aktarıyorum: Antalya’nın servisi kötü bir versiyonu olduğuydu. Lviv’e gittiğimizde de oraya bayıldığımız için 5 gecemizi orada geçirdik. Kiev’de genelde ulaşım için metroyu kullandık, Lviv’de ise merkeze yakın bir evde oturduk ve birkaç dolmuş kullanmak haricinde (otogar ve King’s Cross Mall’e gitmek için) genelde yürüdük. 10 günde toplamda 110 km yürümüşüz.

Gitmeden önce mutlaka Google maps ve uber uygulamasını indirin. Birkaç araştırmayla Kiev ve Lviv’de en ünlü kafeler, müzeler vs. gibi yerlerin isimlerine ulaşıp onların isimlerini gitmeden önce not edersiniz. Daha sonra haritaya o yerin ismini yazıp navigasyonla gidersiniz. Biz tüm gezimizi bu şekilde tamamladık.

Önceki araştırmaların bizi yanılttığı diğer nokta da Puzata Hata adlı restoran oldu! Ucuz ve güzel denilen bu restoran ikisinin de yanından geçmiyor. İçeri girdiğiniz an sizi yoğun ve kötü bir koku karşılıyor zaten. Benim gibi et sevmiyorsanız yiyebileceğiniz şeylerin sayısı 2’ye 3’e iniyor. Hepsini de denedim hepsinin de tadı gerçek manada rezaletti! Greçka pilavı, patates ve mantar. Ne kadar kötü olabilirse o kadar kötüydü. Soslara bile ek ücret yazıldığı için de hiç ucuz değildi.

Ukrayna restoranlarında dikkat etmeniz gereken nokta: ekstra olan her şeyin paralı olduğudur. Ekmek, soslar, domates, salatalık vs…

Yemek yiyecek yer önerilerime gelirsek:

-Aroma Kava: kruvasan sandviç (Kiev’de de var Lviv’de de.) Ice latte içmeyin.

-Lviv Croissants: kruvasan sandviç. (Kiev+Lviv mevcut) Hayatımda yediğim en iyi sandviçlerdi, mutlaka şans verin. Kaldığımız süre boyunca can yeleğim, kurtarıcım oldu. Kahveleri de harika.

-Mafia kafe: kahvaltı ya da öğle yemeği için tercih edebilirsiniz. Biraz pahalı ama muhteşem bir yer. Tereyağlı toplarını deneyin! (Kiev)

-Mc Donalds’ı hepiniz biliyorsunuz ama orada mutlaka peynir sosu deneyin, harikaydı!

Kiev’de Gulliver Alışveriş Merkezi’nin en alt katında marketin içinde restoran bölümü var. Orada tam damak tadınıza uygun çok güzel yemekler satın alabilirsiniz ve aldığınız yemekleri marketin içinde olan bölümde yiyebilirsiniz. Lviv’de tren istasyonun dışında Budzzini diye bir restoranda gerçekten çok güzel bir pizza yedim ve Borsh çorbası içtim. Fiyatları da çok uygundu. Mutlaka değerlendirin. Kiev’de Roshen’in yanında Katyusha (adının doğru yazılışından tam emin değilim) diye bir kafe var. Dizaynı vs. inanılmaz sevimli fiyatları da uygundu. O kafede çay içip bir şeyler yiyebilirsiniz. Çayı da oldukça güzeldi.

Ukrayna’da poşetler parayla satılıyor. Gerçekten tasarruf yapmak istiyorsanız gelirken çantanıza birkaç poşet sıkıştırın, faydasını göreceksiniz. Ben ayakkabılarımı vs. koyduğum poşetleri çöp poşeti olarak kullandım mesela.

Bunu sadece bilgi olarak yazıyorum: bizdeki gibi her adım başında çöp kutusu bulunmuyor bu yüzden yediğimin içtiğimin çöpünü kilometrelerce elimde taşımak zorunda kaldım. (Tabi ki eşim bana taşıtmadı) Yürüyerek bir şey yiyip içmenizin sonu bu yüzden iyi bitmeyebilir.

Eşimle ikimizin de öğrenci kartlarımız vardı ve yanımızdaydı. Her gittiğimiz müzede, otobüslerde vs. şansımızı denedik öğrenci kabul ediyor musunuz diye ve hemen hemen hepsinde öğrenci indiriminden yararlandık. Hatta Kiev’de 1 günümüzü üniversiteden arkadaşımla geçirdik ve beraber Sofia Katedraline girerken yine öğrenci kartlarımızı göstermek istedik. Ama arkadaşımın sadece öğretmen kartı vardı. Onu da öğrenci kartı gibi gösterdik ve kabul ettiler. Kartı sadece alıp bakıyorlar. Kibarca sormanız yeterli. Bu yüzden yanınızda başka kart da olsa bir şansınızı deneyin.

Kalacak yer konusunda biz Kiev’de merkeze biraz uzak ama çok şirin, temiz bir otelde kaldık. Adı Hotel Nivki’ydi. Düşünenler bakabilir ama dediğim gibi merkeze uzaktı biz sadece hem nezih hem uygun fiyatlı olmasından dolayı tercih ettik. Arkadaşım da merkezde Ballet Hostel’de kalıp memnun kalmıştı.

Lviv’de Airbnb’den ev kiraladık ve çok rahat ettik. Geceliği 80 tl’ye geldi ama evde istediğimiz yemeği içimize sinerek pişirme özgürlüğümüz vardı. Eşim bir et sever olarak gayet kaliteli etleri çok ucuz bir fiyata alarak her gün yedi. Ben de pazardan inanılmaz lezzetli mantarlar alıp, pişirip yedim, mutlaka öneriyorum. Bildiğimiz mantarlara benzememesi gözünüzü korkutmasın gerçekten harikalardı.

Kiev’de metronun inanılmaz derecede yoğun olduğu saatler var: sabah 7-9 arası, akşam 5-8 arası. Bu saatlerde mümkünse metrodan uzak durun, çekilecek çile değil.

Metroya binerken her seferinde jeton sırasına girmek istemiyorsanız ve toplu almak istiyorsanız görevliye kaç kişi olduğunuzu söylemeyin. Kaç kişiyseniz o kadar jeton veriyorlar, fazlasını alamıyorsun. O yüzden kaç jeton istiyorsanız o kadar kişi sayısı söyleyin 🙂

Biz Kiev’den Lviv’e geçerken tren bileti bulamadık. O yüzden biletlerinizi mutlaka önceden alın. Biz otobüsle gittik ama gerçekten çok garip bir sistemleri vardı ve eşim dil bilmeseydi ne yapardık hiç bilmiyorum. Ama otobüs yolunu tercih edecekler için anlatayım: Vagzal denilen otobüs-tren istasyonuna gittik ama meğer oradan alınmıyormuş. Orada bir numara verdiler ve numarayı arayıp soy isimlerimizi söyleyerek rezervasyon yaptırdık. Akşam da otobüsün saatinden 2 saat önce geldik ki iyi ki de erken gelmişiz çünkü koltuk numarası denilen bir şey yok, herkes beğendiği yere oturuyor. İkili koltuk çok az kalmıştı, yan yana bile oturamayacaktık neredeyse. Girerken şoföre soyadını söyleyip parayı verip giriyorsun. Sistem bu şekilde işliyor. Otogardaki tuvaleti de sakın kullanmayın, hayatımın travmasıydı, hala unutamıyorum. Otobüs de sanırım 50’li yıllarda filan kullanılan bir otobüstü, o derece eski ve rahatsızdı. Ve kokuyordu! Zaten bence tüm ülke toptan KOKUYOR! Otobüs bileti fiyatı da kişi başı 400 grivna, ucuz değil yani!

Lviv’den Kiev’e dönerken yataklı trenden bilet almıştık. En pahalının bir altı olan versiyondan aldık, 4 kişilik odaydı. En üst iki yatak bizimdi. Alt iki yatakta iki yaşlı amca vardı ama inanılmaz saygılılardı. Biz uyuyana kadar odaya girmediler ve biz uyanınca direkt çıktılar. Neredeyse kendilerini hiç görmedim. Eğer şehirler arası yolculuk yapacaksanız bunu gece ve yataklı trende yaparsanız hem gece konaklama parası vermezsiniz hem de uykunuzu çok güzel alır, ertesi gününüzü öldürmezsiniz. Çünkü tren yolculuğu hem keyifli hem de çok rahat. Fakat bu söylediğim yataklı tren için geçerli. Yataksız bölümde seyahat eden kişilerin ve yolculuğun son derece sıkıntılı olduğunu öğrendim.

Gelirken kredi kartınızda mutlaka limit olsun. Hem internetten tren bileti vs. almak için hem de zor durumda kaldığınızda alışveriş yaparken kullanabilirsiniz. Biz her ikisi için de kullandık, bir problem olmadı.

Klasik Kiev mi Lviv mi tartışmasında biz sonuna kadar Lviv’ciyiz ️ Hatta her şehire 3 gün süre verip, Lviv’den sonra Odessa’ya gidecekken Lviv’e âşık olduğumuz için Odessa’yı iptal edip Lviv’de kalış süremizi uzattık. Lviv daha Avrupa havası olan bir şehirken Kiev bildiğimiz daha fazla müzeleri olan bir Ankara gibi.

Bu konuda daha önce çok soru gördüğüm için bu bilgiyi yazıyorum: Kiev’de de Lviv’de de tren istasyonunun içinde valiz emanet edilecek yerler var. Büyük valizler için ayrı yer, kabin tipi valizler, sırt çantaları içinse de kilitli dolaplar var. Fiyatları da sanırım 70 grivna civarıydı. Biz iki şehirde de son günlerimizde bu yöntemle eşyalarımızı yük etmeden rahatça gezdik.

Eşim iflah olmaz bir AVM sever olduğu için bir çok avm gezdik. Kiev’de Gulliver favorimiz. Lviv’de de merkeze uzak olmasına rağmen King’s Cross baya büyük ve güzeldi. Lviv merkeze yakın da Forum Lviv var.

Kadın arkadaşlar için özel not: oje fiyatları uçmuşken oradan bir sürü oje ve maske alabilirsiniz. Ben getirdiklerimin hepsini severek kullanıyorum. Eva ve Kocmo’dan alışveriş yaptım genel olarak. Orada Watsons da var ve buradaki Rossman’lar da satılan ürünler orada Watsons’lar da satılıyor.

Eğer fazla zamanınız varsa mutlaka bir gününüzü Kiev parklarına ayırın. Gerçekten muazzam zevk alacaksınız. Dnipro Park ve Shevchenko Park favorilerimdendi.

DOLANDIRICILARA DİKKAT diyerek başımızdan geçen bir olayı anlatıyorum: Lviv’de tramvaylarda üstte bahsettiğim öğrenci kartı olayını uyguladık hep ve bir problem yaşamadık. Ayrılacağımız gün Vagzal’a giderken de yine şöföre öğrenci kartı kabul eder misiniz diye sordu eşim ve şoför kartları görmek istedi. Gösterdik, inceledi ve bize öğrenci biletimizi verdi. Biz biletimizi deldik ve yerimize oturduk. (Bu arada siz de tramvayların içinde bulunan düzenekten mutlaka biletinizi delmeyi unutmayın). Son durağa yaklaşırken arkadan bir kadın çıktı ve birkaç kişinin biletlerine bakmaya başladı, onlarla tartıştı ama ne dediklerini anlayamadım. Sonra eşime gitti, biletler bendeydi, gösterdim, delinmiş olduğunu gördü ama öğrenci kartlarımızı görmek istedi. Gösterdik eline aldı ama eşimle tartışmaya başladılar. Söylediğine göre burada öğrenci olmadığımız için öğrenci indiriminden yararlanamazmışız bu yüzden de ceza ödememiz gerekmiş. Eşim bunun kanunda yerini gösterirse cezayı ödeyebileceğini söylemiş ama bize dandik, elle doldurulmuş bir görevli kartından başka bir şey göstermedi. Ödemezsek polisi çağıracağını söylediğinde eşim çağır dedi. Telefonunu çıkarıp birkaç tuşa bastı başka bir şey yapmadı. Önce kişi başı 200 grivna ceza ödememiz gerektiğini söyledi sonra sadece 200 verin gidin dedi. Polis gelirse ceza 2000 grivna olur dedi, eşim de olsun çağır dedi. Aynı şeyleri tekrarlayıp durdu. En sonunda eşim kızdı ve elinden kartlarımızı çekti ve kızarak ona hiç para vermeyeceğimizi söyleyip gitti. Tahminimizce ya dolandırıcı ya da tutturabildiğine mantığıyla çalışan rüşvetçi devlet görevlisiydi. Biz haklı olduğumuzu bildiğimiz için ve eşim dil bildiği için bu kadar uğraşabildik. Çünkü ben kadınla uzunca bir süre İngilizce konuşmaya çalıştığımda anlamıyor gibi yaptı. Aynı veya benzer bir durum sizin başınıza gelirse: asla boyun eğip direkt para vermeyin, uğraşın. En kötü anlamıyorum ne diyorsun diyerek hızlıca uzaklaşın. Ve sürekli sizden bir şeyler isteyen dilencilere dikkat edin! Hiçbir dil konuşmayın çünkü biz özellikle Türkçe “anlamıyorum” diyerek başımızdan atmaya çalışıyorduk, Türk dilenciyle karşılaştık, başımızdan zor attık!

Dönerken Kiev- Zhulhany’den Pegasus’la döndük. Hediye vs. alacağımız için 20 kg bagaj hakkı almıştık eşim üzerinden. Pegasus check-in memurları gerçekten ama gerçekten hiç yardımsever değillerdi ve neredeyse bütün Türklerle kavga ettiler. Kendileri havaalanı çalışanı biliyorum ama bu bir sorun ve dikkatli olun diye yazmak zorundayım. Ekstra 1 kilogramı bile affetmediler. Benim el bagajımdaki fazla kiloyu eşimin bagaj hakkından sayabilir misiniz, biz bir aileyiz, tüm valizlerimiz ortak diye kibarca rica etmeme rağmen asla anlayış göstermediler. Havaalanında valizleri açıp eşya transferi yapmak zorunda kaldık. Dönüşünüz bu havaalanından ve Pegasus’la olacaksa dikkat edin, hep böylelermiş. Bizim önümüzde bebek arabası olan bir çiftten araba için ekstra 400 Euro istediler. Adamlar kavga kıyamet ve saatlerce bekleme sonucunda parayı vermedi.

Bütçe çok soruluyor fakat bu tamamen size ve nasıl bir tatil istediğinize bağlı olarak değişir. Mesela hostelde kalır, genelde dışarda yemek yemez, toplu taşıma kullanırsanız çok düşük bir bütçeyle tatil yaparsınız. Biz biletlere gidiş-dönüş 2 kişi toplam 1200 TL civarı bir para verdik. Orada ortalama bir hayat sürdük, hostelde değil Kiev’de ortalama bir otelde, Lviv’de evde kaldık, bazen dışarda bazen evde yedik. Genellikle toplu taşıma, 2 kez Uber kullandık fakat dönerken çok alışveriş yaptık ve harcamamız 3000tl civarıydı.  Bu fiyatı artırıp azaltmak sizin elinizde.

Son olarak Ukrayna sık sık “bayi toplantıları” ve erkek erkeğe tatillerle anılan bir ülke olsa da çift olarak da gezilebilecek, gezerken de çok keyif alınabilecek bir ülke. Hatta gözlemlerime göre erkek erkeğe başka amaçlarla gelip dikkat çekme isteğiyle garip hareketler yapan, türlü taşkınlıklarda bulunan, sokaklarda iğrenç Türkçe küfürleri bol keseden savurarak yürüyen genç yaşlı erkek grupları bizi gördükçe utandırdığı gibi oradakileri de bezdirmiş durumda.  Buradaki erkek egemenliğini de kıracağız 🙂

Unutmadan; kimi fotoğraflarımızı paylaşayım.

Sevgiyle  kalın!

CANSU SOLMAZ

SARAJEVO

“Orada bir köy var uzakta”

 

sönmez ateş

Saraybosna’ya gidenler bilir, insanın içini bildik bir yer hissi kaplar bu kentte. Sanki Bursa’daymışsın yahut Safranbolu’daymışsın gibi oluyor Saraybosna’nın tarihi kent meydanını görünce insan. Şehirde herkes biraz Türkçe biliyor. Camiler, bedestenler, çeşmeler bir anda insanın kulağında ses buluyor “orda bir köy var uzakta” şiiri. Sakın köy dediğime bakmayın Saraybosna orta büyüklükte bir Balkan kenti. Üstelik yeni yakın yıkıcı bir savaştan çıkmış ve olanca hızıyla yaralarını sarmış bir kent. Şimdi hikâyeyi başa alalım ve yolculuğumuzu anlatalım.

Bu kente aynı yıl içinde iki kere, iki farklı mevsimde gittim. Kışını ve baharını yaşadım ama doyamadım. İlk seyahatimi bir arkadaşımla kışın yaptım. Kent bahar ayına nispeten daha boştu diyebilirim. Hava yolu ile İstanbul’dan yaklaşık bir buçuk saatlik bir uçuş süresiyle ulaştım. İlk seyahatimde şehir merkezinde bir otelde kaldım ve havaalanı otel arasında taksi kullandık. Taksici ile pazarlık ederek 20 Euro’ya anlaştık sonradan öğrendiğimize göre zaten 15 Euro taksicilerin turistlerden aldığı ortalama fiyatmış. Biz pazarlık edip kar ettiğimizi sandık. İkinci gelişimizde daha kalabalıktık ve araç kiraladık. Birçok uluslararası araç kiralama şirketi bulunmakta. Türkiye’den araç kiralamayı organize etmek daha pahalıya geliyor. Önceden ayarlamaya hiç gerek yok orada hemen havaalanında kiralayabilirsiniz.

Şehre ilk gittiğimde her ne kadar ön araştırma yapmış olsam da bu kadar tanıdık, bizden bir kent beklemiyordum. Tarihi Osmanlı döneminden kalma Başçarşı meydanı aynı bizim buralar. Bol bol cami, bedesten bulabiliyorsunuz. El işi ve özellikle bakırdan yapılmış el işi ürün satan birçok hediyelik eşyanın satıldığı Osmanlı mimarisine sahip Arasta ortasında buluyorsunuz kendinizi. Saraybosna gezisine Başçarşı ’da bulunan Sebil isimli çeşmenin bulunduğu meydandan başladık. Sağlı sollu dükkanlar, ardı sıra sıralanmakta, çay dükkanları dikkatimizi çekiyor, tabelada; “Türk Çayı” yazıyor. Eğer Türk çayı demezseniz çaylar hep poşet çay olarak veriliyor. Birde Balkanlara özgü kahveleri var. Bizim Türk kahvemiz gibi cezvede pişiriliyor ama içerisine şeker ilave edilmiyor, kahvenin yanında lokum ve kıtlama şeker ile servis ediliyor. Ana yemeklerin başında Boşnak böreği ve Cevapci denilen köfteye benzeyen kebapları var. Elbette yanında kaymak ile yenilmesi gerekiyor. Harika bir lezzet ve porsiyonları oldukça doyurucu. Ücretlere gelince oldukça uygun fiyatlı bütün yemekler. 1 Eur yaklaşık 1,95 Bosna Markı(KM) etmekte. Çok rahatlıkla 7-8 KM’ye karnınızı doyura bilirsiniz.

En merkezi ve bilindik buluşma noktası Başçarşı denilen bölüm. Eski Saraybosna diye anılıyor. Başçarşı başlangıcı olarak Sebil adı verilen çeşme bulunuyor. Başçarşı’daki Sebil’den aşağıya doğru yürüdükçe Gazi Hüsrev Yadigar Cami ve karşısında külliyesi sizi karşılayacaktır. Bu cami 1531 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. Bu yol Ferhadiye caddesine bağlanmakta ve tam Ferhadiye caddesine girerken birden mimari değişiyor ve sizi Orta Avrupa mimarisi karşılıyor. Arasta’nın yerini yeni mağazalar, otantik yemek yerlerinin ve kafelerin yerini kısmen daha lüks ve yeni yüzyılın alışılagelmiş restoran ve kafeleri almakta. Şehrin eski orta Avrupa mimarisi ile beraber değişen yüzyılın rüstik yapıdaki bu karması Saraybosna’daki o Osmanlı etkisini bir anda siliyor. Cadde boyunca kiliseler, sanat evleri, müze ve performans mekanları bulunmakta. Özellikle Sacred Heart Katedral’i yanındaki yolda bir sanat merkezinde sürekli olarak savaş zamanı ile ilgili belgesel gösterimi bulunmakta. Caddenin devamında Sönmez Ateş adı verilen yanan ateş, II.Dünya Savaşı sonrasında Yugoslavya’nın bağımsızlığını kazanması sonrası yakılmış ve günümüze kadar da yanmaya devam etmektedir. Bu ateşin yandığı yerde birde yazıt bulunmakta olup bu yazıtta Boşnak, Hırvat ve Sırpların birlikte özgürlüklerini kazandığı yazmaktadır. Tabi Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan savaşta bu ateşi düzenli yakamamışlar ama şu an bir özgürlük ateşi olarak halen yanmakta.

Şehrin ortasından Miljacka Nehri akmakta ve nehir boyunca nostaljik tramvaylar size eşlik etmekte. I. Dünya Savaşını başlatan Prens Ferdinand ve eşinin suikastı bu nehir üzerindeki bir köprüde gerçekleşmiş ve şu an Latin Köprüsü olarak anılmakta. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan birçok köprü var nehrin üzerinde.

Sebil’in oradan yukarıya doğru Kovaci caddesi boyunca yürüyerek şehirde birçok yerde bulunan mezarlıklardan birine doğru yol alabilirsiniz. Turistlik amaçlı bir gezide neden mezarlık gezelim ki diyebilirsiniz ancak Bosna’daysanız hala yakın tarih savaşın izlerini her yerde görürsünüz. Mezarlığı gezmenizi tavsiye edeceğim ki neredeyse bütün mezar taşları üzerinde ölüm yılı olarak 1992 -1996 arası tarihleri göreceksiniz. Yemyeşillikler arasında birer melekler toplantısı görünümündeki bu beyaz mezar taşları ile kaplanmış mezarlık insana kendi yarattığı kaderini gözler önüne sermekte. Mezarlık çıkışında tepedeki çay bahçesine mutlaka gitmelisiniz. En güzel Saraybosna manzarasını oradan görebilirsiniz. Yellow Bastion adındaki burcun hemen altında bulunan çınar ağaçları altında bu çay bahçesinde bir kahve içmelisiniz. Kış ayında gittiğimde yağmur ve kar yağışına denk geldiğim için çıkamadığım bu tepeye baharda gitmenin mutluluğu bambaşkaydı.

Bahar ayında gidecekler içinse önereceğim bir yer de Vlero Bosne doğal parkı. Sarajevo merkeze yaklaşık yarım saatlik mesafede bu müthiş doğal park mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Biz araç kiraladığımız için gidişimiz çok kolay oldu. Merkezde kalacaklar için bir şey diyemem ama birkaç gün kalıp çevreyi de gezmek isteyenler mutlaka araç kiralamalı. Bosna zaten ülke olarak yem yeşil bir doğaya sahip. Her bir tarafı dağlar ve dağlar arasından akan nehirleri ile insanı yeşile ve maviye doyurucu bir huzur var. Vlero Bosne girişi ücretli olup 5 Bosna Markı. Yaklaşık 3 km’lik ağaçlar arasında sizi takip eden bir nehir ile beraber harika bir yürüyüş yolu bulunmakta. İsterseniz bu yolu fayton ile de gidip dönebilirsiniz ancak söylemeliyim ki yürümek o huzuru hissetmek için daha doyurucu. Yürüyüş yolu sonunda bir kafe sizi karşılayacak, yorgunluk çayı ya da kahvesi içmek burada iyi gelecektir.

Vlero Bosne’den sonra aynı gün Igman dağı üzerinde bulunan 1984 yılı Kış Olimpiyatlarının yapıldığı şu an terk edilmiş haldeki olimpiyat alanına gittik. İşte Türkiye’de şehirde yaşayanların asla bulamayacağı asıl doğa ile buluşma noktası orası oldu benim için. Terk edilmişliği ile yeteri kadar hüzünlüyken birde UN amblemi ile boyanmış olimpiyat binasını görmek savaşı 1500 mt rakımlı o dağ başında bile hatırlattı bizlere. Yeşilin her tonunu yaşadım orada, unuttuğumuz ne kadar tonu varmış!

Koyun sürüleri içinde insan yapımı tek bir aletin sesinin duyulmadığı, duyulan tek şeyin doğanın sesi olduğu bu yerde gezgin ruhum bir kez daha huzur buldu. Bosna’ya her mevsim gitmenizi öneririm her mevsim gezilecek bir ülke ve her mevsim başka güzel.

Birazda savaş sonrasından bahsetmek gerek. Şehrin genelinde savaşın izlerini her yerde görebiliyorsunuz. Binaların çoğunda kurşun ve bomba izleri mevcut. Sokakta yürürken sık sık kırmızı ile gelişi güzel boyanmış yerler görebilirsiniz. Tabi bunlar gelişi güzel boyanmış yerler değil, şarapnel izlerini tarihe not düşmüşler. Şu an şehirde her ne kadar huzur hakimse de biraz dikkatli bakınca her gülen yüzde savaşın acısı görülmekte. Srebrenitsa katliamını her yıl 11 temmuzda anmaktalar ve üzerinden 23 yıl geçmiş olmasına karşın hala toplu mezarlarda çıkan ceset parçaları için DNA testi ile kimlik tespiti yaparak, toplu cenaze törenleri düzenlemekteler. Hala cesedine ulaşılamayan binlerce insan var, durum böyle olunca savaşın yaraları sarılsa da pek unutulacak gibi değil. Bununla beraber halk kardeşçe yaşama sevdasını sürdürmekte. Tito ve Yugoslavya özlemini biraz konuştuktan sonra her Bosnalı da buluyorsunuz. Şehrin Otogarına yakın Tito Kafe’ye son gün gittik. Güzel bir kafe yapmışlar duvarlar Tito’nun fotoğrafları ile dolu. Sizi kapıda tanklar karşılıyor, beni yağmurda karşıladı bu gidişimde. Şehirde gezilecek yerler arasında Savaş Tünel’i ve Savaş suçları ve soykırım müzeleri gezilebilir. Çocuklarla girmemenizi tavsiye ederim.

Saraybosna gezimden geriye bol güler yüzlü Bosnalıları, yeşili, huzuru gezgin ruhuma katip ayrıldım. Sizlerin de Saraybosna gezinizde bol bol huzur diliyorum.

Sarajevo fotoğraflarını toplu halde aşağıda görebilirsiniz.

Sevgiyle kalın.

Sevin

DRINA KÖPRÜSÜ

foto1

Pustoodünya Bloger’ı Şükran Onuk’tan tarih kokan bir gezi yazısı;

Visegrad; Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti sınırlarında yer alan kasabadır. Şehrin etrafındaki tepe kervanlar yaklaştığında onların kasabayı görmesini engellermiş. Kasabanın ismi olan Vişegrad buradan gelir. ‘Vişe’ art, arka anlamlarında kullanılır. Vişegrad ‘tepenin ardındaki kasaba” demektir.

Adını tüm dünyaya Nobel ödülü alan Ivo Andriç ‘in Drina Köprüsü ile duyurmuştur. Osmanlı zamanında yaptıranın adı ile yani Sokullu Mehmet Paşa köprüsü, yörenin dilinde Sokoloviç Most, roman sayesinde ise artık Drina Köprüsü olarak bilinmektedir.

Köprünün mimari estetiği ve detayları ne kadar tartışılmazsa kitapta ona paralel çok başarılıdır. Kitabı başarılı yapan ise bana göre Osmanlı, Bosna, Sırp tüm halkın meselelerini okuyucuya unutturabilmesindedir. Yazar köprü hakkında “Kasaba halkı için o sonsuz olarak değişmeyen bir şeydi. Tıpkı üzerinde yürüdükleri toprak … Başlarının üstünde uzanan gökyüzü gibi …” demiştir. 1961 yılında Nobel edebiyat ödülünü almaya hak kazanan yazar belki de bu sözüyle kitabı yine en güzel kendisi tarif etmiştir. Belki de o yüzden kendisinden “hümanist Yugoslav yazar” diye bahsedilmektedir.

foto2

Drina köprüsü maceram; 

Balkanlar’ın ortasında soğuk bir aralık günü birkaç arkadaş kiraladığımız araçla kar kaplı, virajlı dağların yamaçlarında yol alıyorduk. Amacımız Visegrad’a gidip Sokullu’nun doğduğu topraklara hediye ettiği muhteşem köprüyü görmekti.

Kasabayı ikiye bölen Drina’nın yeşil köpüklü sularını üstünde geride kalmış koca tarihin yaşayan tek kahramanı köprü işte karşımızdaydı. Biraz mağrur aynı zamanda çok heybetli görünüyordu. Sanki köprüye adımımızı attığımızda beyaz taşların çatlaklarından fısıltıları duymaya başlayacaktık.

Yazar kitapta “Köprünün tam ortasında Vişegradlıların “kapiya” dedikleri yer bulunur. Köprünün bu kısmı seyir alanı görevi gören iki terastan oluşur. Tarihi ile ilgili bir kitabenin bulunduğu yüksekçe bir duvar karşısında ise halkın “sofa” dediği küçük bir oturma alanı vardır.” diye anlatıyordu.

İşte köprünün ortasında, Vişegradlıların buluşma yerindeydik. Savaş zamanlarında buraya nöbetçiler dikilir, halka ibret olsun diye suçlular cezalandırılır ve günlerce bekletilirmiş. Sıkıntılı günlerin dışında bütün ahali buluşup devlet meselelerinden, siyasetten konuşurlarmış. Eski hikâyeler anlatılır, akşamları ise kaçamak yapan âşıklar burada bir araya gelirmiş. Önceleri kapiyada bir çeşme ve hemen yanında kahve ocağı bile varmış. Çocukların ilk gezintileri, oyunları köprüde başlar, bazen sofada oturan yaşlıların anlattığı hikâyeleri dinlerlermiş.

foto3

Köprünün ortasındaki geniş kemerde hapsedilerek kurban edilen Arap, köprünün yapımına karşı çıkan su perisini engellemek için köprüye gömülen Stoya ve Ostoya adında kız ve erkek kardeşler, onları her gün emzirmeye gelen annelerinin hikayesi… Ve şimdi biz, oradaydık işte.

Köprüye yaslanmış yeşil Drina’ ya bakarken gözlerimin önüne kitapta adı geçen iri yarı salcı Yamak ve beraberinde taşıdığı Balkan köylüleri geliyordu. Sokoloviç köyünden annesinden koparılıp götürülen küçük çocuğu düşündüm. O küçük çocuğun memleketine dönmesi için yılların geçmesi, sarayın gelmiş geçmiş en meşhur ve başarılı sadrazamı olmasını beklemek gerekecekti. Demek ki Sokullu Mehmet Paşa, etrafındakileri bir bakışı ile korkutan adam, o günü hiç unutmamıştı.

Kışın suların yükseldiğinde karşıya geçmenin imkânsız olduğu kasabaya bir köprü yapılması talimatını köprüyü Mimar Sinan’a vermişti. 4 yılda tamamlanan köprü sessiz ve sakin, dünyadan uzak bir kasaba olan Vişegrad’ın kaderini de değiştirmişti.

Roman; köprüsüz ve sessiz kasabaya gelen ilk ekip ve başındaki sert adam Abid ağayla başlar. ” Yapılamaz, yok sözlerini tanımam, kan dökmekten çekinmem ” der Abid ağa. Kasabalı şaşkın ve korkuludur. Kasabaya para girer ama o ölçüde hayat pahalı olmaya da başlar. Yoldan geçenler bile çalışmaya zorlanır. Gel zaman git zaman Abid ağanın yaptıkları Sadrazamın kulağına gider yerine başka usta gelir. Günler gelip geçer köprü nihayet biter, şölenle kutlanır.

Mücevher gibi parıldayan köprünün hikayesi kitapta Osmanlı yönetimindeki Balkanlarda yaşayan değişik milletlerin hikayeleri etrafında gelişir. Gel zaman git zaman Yazlar, kışlar geçer, nesiller değişir. Çok şey değişir, değişmeyen ise kapiyadaki akşam buluşmalarıdır.

foto4

Öyle çok olaya şahit olmuştur ve kitap o kadar güzel anlatır ki okudukça okuyasınız gelir. Kapiyada otururken biz de yüzyıllardır Visegradlıların yaptığı sohbeti yaptık.  Bir ara ta eskilere, Velikug ile Nezuka köyleri arasında bir düğüne gittik. Genç gelin Fato’nun atını taş korkuluğa sürüşü ve bütün kasabalının gözü önünde intihar edişini düşündük, hüzünlendik. Kumarcı Milan’ın altın lirasını sıkıştığı yerden cumartesi günü çıkarıldığı için uğursuzluk getirmesine güldük. Tabi ki Tekgöz’ ün bir iddia uğruna yürüdüğü buz kaplı parmaklıklara dokunacak ve hatta üşüsek de yürümeyi deneyecektik. İtiraf vakti, yürüyemedik sadece oturduk.

Romanda okuduğumuz kadarıyla Vişegradlıların keyfine düşkün, kaygısız ve eli açık olduklarını hatırlıyorduk. Hatta İvo Andriç onlar için “Havasından ve suyundan, çocuklar bile elleri açık, parmakları aralık doğar” tabirini kullanmıştı. İyi kötü birçok olaya tanıklık etseler de bir süre mutsuzluğu hatırlamak istemediklerini yazmıştı. Acaba halen bu devam ediyor muydu? Söylenilene göre kasabada kim yaşarsa yaşasın gerçekten havasından mı suyundan mı keyfine düşkün, gamsız bir kişiliğe sahip olurmuş. Acaba doğru muydu?

Bunu öğrenmem için aradan birkaç yıl geçmesi ve yine bu kez bir temmuz günü 2.kez yolumun Visegrad’a düşmesi gerekiyordu. Bu kez tam tersi istikametten Saraybosna yönünden şehre ulaşmıştık. Otobüs şoförüne çupriya yani köprü ‘de ineceğiz demiştik. Bu bile yüzümüzü güldürmüştü.

Köprü bizim gelmemizi bekler gibiydi ya da biz kasabadaki tek tanıdığımız, yakınımız o olduğu için hasretle onu izlemeye başlamıştık bile.

Karşıya geçip turist ofisinde güler yüzüyle bizi karşılayan ilk Visegradlıya merhaba dedik. Biraz dinlenip soracaklarımızı sorduk ve tabii ki Wi-Fi şifreniz nedir acaba, dedik. Adam yine gülümseyerek “1571pasa” dedi. Köprünün yapılış tarihini şifre olarak belirlediklerini duyduğumuzda gülümsedik. İşte o an köprünün halen Visegradlılar için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladık. Çantalarımızı onlara emanet olarak bırakıp hemen köprünün başındaki lokantada oturduk.

Oturduğumuz yerden yemyeşil sular üzerindeki köprüyü izlerken mekânda çalan müzik yüzyılların hiçbir şeyi değiştirmediğinin göstergesi gibiydi. Çünkü romanda geçtiğimiz yüzyılın başlarında, 20’li yaşlarındayken Vişegrad’a gelen birinden bahsedilir. Kasabadaki ilk oteli açıp işleten bütün kasaba erkeklerini kendine hayran bırakan, kadınları kıskançlıktan çatlatan Lotika ‘dan.  Lotika’nın işlettiği otel Drina Köprüsü’nün hemen dibinde yer alır. İşte çalan müzik ve nehrin sesi bizi kitaptaki o otele kadar götürmüştü.

Aslında romanda anlatılan her yer görülebilir. Biraz zaman ve performans istiyor. Eskiden Taşhan’ın bulunduğu meydandan başlayıp Çar Caddesi’nden geçip eski Yahudi Mahallesi’ni arkanıza alınca Bikavac denilen bir tepe var. Ben iki kez gitmeme rağmen çıkamadım ama tepeden neredeyse bütün Vişegrad görülebiliyormuş. Kasabanın merkezi, iki yakayı birleştiren Drina Köprüsü, Avusturyalıların yaptırdığı ve artık kullanılmayan Vişegrad Tren Garı hepsi oradan bakılınca bir bir seçiliyormuş.

Köprünün yanında otururken kitabın sonlarına ve köprünün son günlerine yaklaşıyorduk.

Zamanla köprü Drina’nın üzerinde Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine bağlayan çok önemli bir yol haline gelmişti. Kasabanın büyüyüp gelişmesini sağlamış, önemli olayların geçtiği, tarihi dönüm noktalarının yaşandığı bir yer olmuştu.

1900’lü yıllarda savaşların başlamasıyla dünyaya dair haberler köprüye asılırmış. Her duyuruda okuma yazma bilmeyen yaşlıların çocukları yanlarına alıp kapiyadaki yazılanları okumasını istermiş. Balkan Savaşları başlamış, Sırplar bu savaşlardan galip çıkmış. Sonra çizilen yeni sınırlar …

Tito’nun Yugoslavya’sı … Değişen rejimin ardından yine hortlayan savaş ve Visegrad da yaşayan Sırp ve Boşnakların kayıpları …

Köprü dayanıklı çıkmıştı. Yapıldığı günden bugüne; Sırp isyanlarına, kolera salgınlarına, Avusturyalıların işgaline, demiryollarının yapımıyla değişime şahit olmuş. Yetmemiş Balkan Savaşları’nı, Avusturya-Sırbistan savaşını ve nihayet 2 dünya savaşını görmüş. Ardından bu topraklarda yaşanan son savaş ise maalesef soykırıma sebep olan Bosna savaşına şahitlik etmişti.

Romanda Andric’in dediği gibi ” Dünyanın bir tarafında bir yerde, bir piyango çekiliyor, Savaş yapılıyor ve hepimizin alınyazısı da böylece uzaklarda belirleniyordu “. 

foto5

Köprü 2007 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine eklenmiş. Köprünün son restorasyonu ise Türkiye ve Bosna Hersek devleti iş birliğinde olmuş. En büyük zararı da Avusturya askerleri, Sırbistan savaşında mağlup olup kasabayı terk ederken köprünün orta kısmını dinamitle patlatarak vermiş. Hatta roman, koca köprünün ortadan ikiye ayrılmasına tanık olup kalbi dayanamayan Ali Hoca’nın “ziyanı yok, belki burada yıkılır ama umarım bir başka yerde bir başkası yapılır” sözleriyle son bulmuştur.

Hümanist bir yazardır Andriç.  Romanında, kışkırtmalar ve siyasi rantlar olmadıkça bölge insanının barış ve dostluk içerisinde nasıl iç içe yaşayabildiğini geçmişten örnekler vererek anlatmıştır. Avusturya Macaristan geldiğinde tedirgin olan Molla İbrahim, Müderris Hüseyin’i teskin eden dostları Rahip Nikola ve Haham David’i andık. Kapiya da nöbet tutan asker Fedun’un trajik aşk hikayesiyle hüzünlendik. (Kitapta en etkilendiğim hikayedir) Lotika’nın otelinde konaklayan, sarhoş olup eğlenenden tutun da hararetli sosyalizm, kominizim tartışmaları yapan gençlere kadar hepsi gözümün önene gelmişti.

Şimdi bir şekilde yolumun düştüğü bu sessiz kasabada köprüye bakıyordum. O an binlerce insanın hayatına nasıl dokunduğunu düşündüm. Benim hayatıma kattığı mı? Köprüyü bırakacağız, biz sadece geçeceğiz tıpkı binlercesi gibi …

Not: Andric’ ten sonra hiç kimsenin son yaşanan savaşı ve köprünün şahit olduklarını kaleme almak istemeyeceğini düşünmekteyim. Çünkü tarihe utanç, soykırım, katliam kelimeleri ile geçen bu savaşta binlerce Visegradlı Boşnak öldürülerek Drina nehrine atılmıştır. Maalesef ki yine bedenleri Drina’ da yapılan bir baraj inşaatı esnasında tesadüfen bulunmuştur. Bugün kimlikleri tespit edilenler Srebrenitsa’daki Potoçari mezarlığındadır. Halen kimlik tespitinin tamamlanmasını bekleyen cesetler vardır.

Ölüp giden masum insanlara ve onların acılı yakınlarına saygılarımla …

Şükran Onuk

http://pustoodunya.com/

https://www.instagram.com/pustoodunya

https://www.facebook.com/pustoodunya

Editörün Notu: Drina Köprüsü; orijinal adı “Na Drini Cuprija” olan Ivo Andric’in 1942 -1943 yılları arasında kaleme aldığı ve 1945 yılında ilk kez yayınlanan 1961 Nobel ödüllü eseridir. Bir ülkenin ve orada yaşayan halkın tarihini bir köprünün gözünden anlatan tarihi kurgusal bir romandır. Bu coğrafya tarih boyunca çok savaş görmüş ve çok kan dökülmüş bir geçmişe sahiptir. Yaşanan son savaş olan Yugoslavya’nın dağılma süreci sonrasında başlayan savaşta; Visegrad katliamında 1992 yılının bahar ve yaz aylarında Drina köprüsü üzerinde binlerce insan katledilmiş ve köprüden atılmıştır. Vişegrad Bosna sınırı içerisinde Sırbistan’a sınır olan bir yerleşim yeri olup şu an Bosna içindeki Sırp Kantonu içindedir. Saraybosna ile arası yaklaşık 140 km olan, Drina köprüsüne ulaşmak için bahar ayında Saraybosna’dan yola çıktıysanız yemyeşil dağlar arasından, uzun tünellerden ve size ara ara eşlik eden nehir ile beraber yol alacaksınızdır.

LVIV-KIEV

“Just Lviv It!”

Selcan Erdinç’in gözünden Lviv ve Kiev

21462725_10155902875134238_5317321962864036317_n

 

Nisan ayında yaptığım Küba seyahatinden sonra yakın zamanda yeni bir yurt dışı seyahati planlamamıştım.Tıpkı Küba’da olduğu gibi bu sefer de Ukrayna seyahati planlamış olan arkadaşlarımla sohbet ederken “hadi sen de gel!” oldu ve farkına bile varmadan kendimi Ukrayna seyahat planını yaparken buldum.

3 kişi çıkmayı planladığımız yolculuğumuz Lviv-Kiev hattında olacaktı ve 8 gün bizim için azımsanamayacak bir zamandı. Küba’nın kıpır kıpır, insanı sarıp sarmalayan, sıcacık havasından sonra, eski Sovyetlerin bir parçası olan bu ülkeyi ve bizde yaratacağı etkiyi çok merak ediyordum. Seyahat tarihinden 2 ay önce uçak biletlerimizi ve kalacağımız yerlerin rezervasyonunu yaptık.Otelde kalmak yerine gittiğimiz coğrafyanın dokusunu daha derinden hissedebilmek için Küba’da yaptığımız gibi yerel halkın kiraladığı evlerde kalacak şekilde oluşturduk konaklama planımızı. Gideceğimiz noktalar, görmek istediğimiz yapılar ve yiyeceğimiz yemeklere kadar bir ön çalışma yaptık. Herkes kendi notlarını alıyordu ve artık sadece uçağa binip Lviv’e gitmek kalıyordu bize.

Cebimdeki yol hikayem böyle başladı…

9 Eylül saat 15:00 da İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan kalkan uçağımız 16:45 gibi Lviv havaalanındaydı. Sevimli, küçük bir yerdi. Ama aynı şeyi personeli için söylemek biraz zor. Şehir efsanesi gibi anlatılan soğuk ifadeli, sert duruşlu, gülümsemeyen Slav insanıyla ilk karşılaşma benim için çok farklı oldu. Yeşil pasaportunuz varsa sıkıntı yaşamadan hatta ufak da bir tebessüm ile kontrol noktasından geçiyorsunuz. Ama eğer ülkeye nüfus cüzdanınız ile giriş yapacaksanız sizi bir odaya alıp neden geldiğinizi, ne zaman döneceğinizi, otel rezervasyon ve varsa tren biletlerinizi, üzerinizde ne kadar para olduğunu sorup belgelemenizi istiyorlar. Bu nedenle bütün işlemlerinizin çıktısının elinizde olması önemli.

Bizimkiler sorgu alanındayken ben erken çıkıp ortalığa bakmak istedim. O sorada çıkış kapısına yönelmişim farkında olmadan. Geri dönüp bagajlarımı almak istedim. Tam da o sırada hiç alışık olmadığım ve oldukça sert bulduğum Rusça ile karşı karşıya kaldım. Bagajımı henüz almadığımı ve dönüp almak istediğimi söyledim. “Çizgiyi geçtin, dönemezsiniz. Bagajın için git danışmayla görüş!” dedi bana rusçanın sert vurgusunu içeren ingilizcesiyle. Sonra da arkasını dönüp uzaklaştı yanımdan. Çaresiz dışarı çıktım. Nasıl olsa bizimkiler beni göremeyince bagajımı alıp çıkacaklardı. Telefonumda kullanmak için lokal hat bakınmaya başladım havaalanında. Elinizi sallasanız bir Türk’e çarpma durumunu duymuştum gitmeden. Gerçekten de öyleydi. Kart için bakınırken bir Türk ailenin konuşmalarını farkettim. Nereden kart alabileceğimi sorduğum bey,” Biz şimdi ayrılıyoruz. Alın benim hattımı kullanın.” dedi ve kartını bana bıraktı. Lvivdeki ilk dakikalar keyifli başlamıştı. Sonrasında da böyle olacağına inanıyordum. Ekip arkadaşlarım da kapından çıkınca onlara bu minik diyaloğu anlattım. Şanslı bir veled olduğumu söyleyip güldü ikisi de. Sonra onlar için de hat bakmaya başladık. Havaalanın içinde hat satılan minik bir yer büfe var. 100 grivnaya yani yaklaşık 14 TL gibi bir ücrete 10 GB internet paketi olan bir hat alabiliyorsunuz. Seyahatiniz boyunca yaşadığınız tüm eğlenceli anlatımdaysa doya sevdiklerinizle paylaşmak istiyorsanız oldukça yeterli olacak bir paket.

Havaalanı çıkışında farklı şekillerde şehir merkezine ulaşım var. Biz otobüsü tercih ettik. 9 numaralı otobüsler sizi şehrin merkezine kadar 2 grivnaya götürüyor. Havaalanında para bozdururken fazla bozmayın Türk parasının nadir değerli olduğu ülkelerden biri Ukrayna. Üniversite binasının önünde otobüsten indik.

Lviv İvan Franko Ulusal Üniversitesi 1661 yılında kurulan ve hala eğitime devam eden Doğu Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri.

image1Haritaya baktığımızda eve 500 m. gibi bir mesafedeydik. 10-15 dk. Sonra ise evimizin kapısındaydık. Ev sahibinin tahmini saate göre gelmesini beklerken orta yaşlı bir adam bizi ısrarla yan binaya sokmaya çalıştı. İngilizce bilmiyordu ama konuşmalarından yan binanın hostel olduğunu anlamıştık. Derdimizi anlatamayınca içeriden çıkan genç bir çocuğa evimizin burası olduğunu ve mümkünse ev sahibini arayıp haber vermesini rica ettim elimdeki kağıtta bulunan numarayı uzatarak.

Kısa bir süre sonra ev sahibimiz köşede göründü. Eski Sovyetlerden kalmış, basamakları gacır gucur öten, Rus mimarisinin ruhunu yansıtan, inanılmaz etkileyici ama bir o kadar da ürkütücü evin basamaklarını çıkarken farklı bir dünyaya minik adımlar atıyor olmanın heyecanını yaşıyordum. Herhangi bir durumda kendisine ulaşabilmek için kullanacağımız iletişim bilgilerinin olduğu kağıdı ve kabaca evi gösterdikten sonra evden ayrıldı ev sahibimiz. Biz de zaten bir an önce eşyalarımızı bırakıp Lviv sokaklarına kendimizi atmanın derdindeydik.

Dışarı çıkıp Rynok Meydanını bulduk. Bu meydan 500 yıldır şehrin ticari, politik ve kültürel merkezi. Almanya’nın ortaçağ şehir merkezlerini andıran meydanın her köşesinde inanılmaz mimari yapılar var. Meydana ulaştığımızda ‘Tarım Festivali’ vardı ve bu kapsamda yapılan eğlencenin içine düşmüştük. Sokak müzisyenlerinden sonra sahnede olağanüstü müzikler yapan grupların büyüsüne kapıldık. Konser alanının yanında daha önce hakkında giden arkadaşlarımdan fikir Sahibi olduğum Atlas Restaurantı gördüm. Meydana bakan ve çok güzel dekore edilmiş bu mekan oldukça şık, makul fiyatlı ve lezzetli yemeklere sahip. Meşhur Borsh çorbasını ve leziz çaylarını mutlaka için burada. Tatlıları muazzamdı, deneyin. Sonraki günlerde fırsat buldukça uğradık gördüğünüz bu mekana.

Menü hem Kril hem İngilizce geliyor. Daha önce burayı deneyimlemiş kişilerin paylaştığı fotoğrafları gösterip de yemek isteyebilirsiniz ki ben öyle yaptım. Garipsemiyor. Kısıtlı bir ortak dil paylaşımının olduğu şehirde bu duruma alışık olduklarını gün geçtikçe anladım. Akşam yemeğinden sonra evimize döndük.

 

image4

 10 Eylül 2017 – Ertesi Gün

Sabahın erken saatlerinde uyanıp eve yakın olan noktalarla şehri gezmeye başladık. Ufak bir pazar yeri arıyordum. Pazar yerine ulaşmaya çalışırken St. Andrew Church Bernardine Manastırına geldik. Lviv Bernardino Soborna Meydan’ına yapılmış görkemli ve eski döneme ait bu kiliseyi görmeden geçmeyin. İhtişamı ile Orta Avrupa’nın bütün izlerini bugüne aktaran kilisede benim girdiğim saatlerde ayin yapılıyordu ve bu Katolik manastırın ön kısmında bulunan haçın önünden gelip geçerken insanlar dua ediyordu.

image5Pazar yeri kilisenin hemen karşısında ufak bir yerdi. Giriş kısmında nefis lezzetli poğaçaları olan büfeden çayımı da alıp sabah kahvaltımı bir bankın üstünde oturarak yaptım. Kilisenin yanındaki yol gene bizi Rynok Meydanına götürüyordu. Görmek istediğimiz birçok noktanın bu meydanın etrafında konumlandığını bildiğimiz için sokaklara daldık.

Önce birbirinden inanılmaz, çikolata ile yapılmış sanat eserlerini görebileceğiniz hatta tadabileceğiniz ve alabileceğiz çikolata fabrikasını sonra da kahve fabrikasını gezdik. İç kısımlarında hediyelik eşya bölümlerinin olduğu ve tüm ziyaretçilerin akın etttiği bu iki yerden çıkmak istemiyor insan. Birinde çikolata kokusu diğerinde ise kahve kokusu insanın başını döndürüyor.

image6Her katında ayrı keyif alacağınız çikolata fabrikasının en üst katına kadar çıkıp oradan şehri izlemeyi unutmayın. Az ötedeki kahve fabrikası da kahve müptelaları için baş döndürücü olacaktır.

Lviv’de çok fazla konsept Cafe var. Bizim de listemizde bunların içinde en özel olanlarından biri “Dim Legend” vardı. Cafenin her katında farklı bir konsept ile karşılaşıyorsunuz ve en üst katında bulunan arabaya binmek için dakikalarca beklediğimizi söylemeliyim. Oldukça kalabalık olan bu mekanda babaannem için hatıra fotoğrafı çektirip ayrılmak bana daha cazip geldi.

Dim Legend’ın karşısında oldukça sakin olan bir yere girip birşeyler atıştırmak için oturduk. Tabi başımıza geleceklerden habersizdik. Masaya oturur oturmaz “Şalom” diye karşıladı bizi garson. Bir yahudi mekanındaydık. Selamlaştıktan sonra menüyü getirdi ve adının Yula olduğunu, herhangi bir istekte bulunmak için onu çağırmamızı söyleyerek ayrıldı. Menü bir gazete formundaydı ve üzerinde Yahudili kültürü üzerine yazılar vardı.  2 şakşuka, 2 bira ve 1 salatadan oluşan siparişi verdim.

image8Daha yemekler masaya gelmeden Yula elinde bir ibrik, kolunda havlu ve büyük bir bakır kapla yanımıza geldi. Şakındık. Adetlerine göre yemeklerden önce elleri yıkadıklarını söyleyip ibriği uzattı ve masada sırayla ellerimizi yıkadı.

image9

Arkasından yemeğimiz masaya geldi. Menemene benzeyen güzel bir tattı şakşuka yemeği. Hem dinlenip, hem sohbet ettikten sonra hesabı istedik kalkmak için. İşte asıl eğlence o zaman başladı. Hesabın olmadığını ve masada bulunan her şeyi birlikte pazarlık ederek fiyat belirleyeceğimizi söyledi bana. Buna benzer bir usule Fas’da rastlamıştım geçen sene. Aldığın ürün için karşılıklı fiyat verip kağıda yazıyor, orta noktada bulununcaya kadar karşındakinin verdiği fiyatın üstünü çiziyordun. Anlaştığında da el sıkışıyordun. Eğer pazarlık gittikten sonra almaktan vazgeçersen Fas’da çok ciddi bir tepki ile karşılaşıyorsun. O nedenle alacağın fiyatı vermek önemli bu pazarlık şeklinde. Burada da bunu yemeğimiz için yapacaktım. Masadaki dostlarım şaşkındı. Bir taraftan da çok eğleniyorduk. Pekala dedim ve Yula ile diyalog şöyle devam etti:

Yula: Masadaki herşey için 2500 grivna istiyorum.(Bu Ukrayna için oldukça fazla bir rakamdı.)

Ben: Hepsi için 500 grivna veriyorum.

Y: Yok, hayır! Çok az. Pazarlığa devam etmem için bana birşey vermelisin. Hatıra olacak bu.

B: Türk parası olur mu?

Y: Olur. (5 TL uzattım ve sevinerek aldı.)

B: Peki sen bana ne vereceksin?!

(Bunu beklemiyordu ve güldü. Biraz bekle diyerek içeriye gitti ve 3 tane shot bardağı ile geri döndü. Gerçekten nefis bir tadı olan içkileri içip gülüyorduk. Bir taraftan da pazarlık devam ediyordu.)

Y: Sana şöyle bir teklifim var. Eğer dans etmeyi kabul edersen 1200 grivnaya anlaşırız seninle.

B: Dans mı? Emin misin?

Y: Evet dans. Düşünmem için sana 2 dk. veriyorum!…

Dedi ve gitti. Biz o kadar çok gülüyor ve eğleniyorduk ki dans etsem ne olur etmesem ne olur noktasındaydım. Bizimkilere en son vereceğim fiyatı söyledim ve mutabık olduk. Geriye sadece dans etmem kalmıştı ve Yula’yı çağırdım.

B: Dans etmeyi kabul ediyorum ama sana 900 grivna veririm ve bu son fiyatım! dedim.

O da gülüyordu ve şaşkındı da. Tamam deyip pazarlığımızı bitirince masalardaki diğer insanların bakışları arasında Ankara’nın bağlarını oynarken arkadaşlarım gülmekten katılıyor, videoya alıyor, ben de gülmekten oynayamıyordum. Diğer masadakileri söylemiyorum bile…

Alkışımı alıp tam yerime oturacakken beni elimden tuttuğu gibi cafenin içine götürdü. Kapının önünde duran raftan bir hediye seçmemi istedi. Daha da şaşkındım. Eğlence devam ediyordu. Seçtiğim fincanı küçük bulup bana el yapımı bir şarap hediye etti. Gülerek ayrıldık birbirimizden. Hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum.

Sonradan evde hatıra olsun diye aldığımız menüye tekrar bakarken farkettik ki, Lviv’deki tek “priceless” yani fiyatsız mekanmış burası. Adamlar yazmış ama biz dikkat edip okumamışız menüyü.

image1

İşte bahsi geçen mekan ve beni oldukça zorlayan sevgili Yula. Olur da bu eğlenceli tecrübeyi yaşamak isterseniz siz daha sıkı pazarlık yapın .

Yemeğin üstüne opera binasını görmek iyi gelir deyip yolumuzu oraya çevirdik. Lviv Opera Binası şehrin sembollerinden bir tanesi. 1901 yılında Neo-Rönesans tarzında inşa edilen Lviv Opera Binası,  Avrupa’nın en güzel operalarından ve Lviv’in mimari mücevherlerinden biri.

image2

760 yıllık bir şehir olan Lviv için söylenebilecek en başlıca şeyler kültür, sanat ve tarih kokan bir şehir olduğu bence. Opera binasına saat 17:00’den sonra bilet alıp girebiliyorsunuz. Benim şansıma içeride opera provası yapılıyordu ve gerek iç kısmı gerekse de provayı izlemek beni büyüledi. Burası da opera binasının girişinde karşılaştığınız muazzam ambiyans.
image3
Akşama doğru Pravda Beer Theatre’a gittik. Pravda rusçada “gerçek” anlamını taşıyor. Pravda Beer Theatre ismi işte bu “gerçek” ten yola çıkmış ve şu anda Pravda birasını dünya çapında tanıtılmasını ve Pravda birası aracılığıyla Lviv ve Ukrayna’nın dünya çapında tanınmasını sağlamış. Ukrayna, Belçika, Çek Cumhuriyeti ve ABD’den gelen en iyi bira uzmanları Pravda’da en iyi birayı üretmek üzere toplanmışlar. Burada gelip biranın yapım aşamasında bir izleyici olarak, musluk veya şişeden çeşitli taze bira çeşitlerini tadabilirsiniz. Ama burası sadece birası ile değil kendi bünyesinde gerçekleştirdikleri bando orkestrası ile de çok iddialı. Akşam 19:00 ve 22:00 arası program yapan PRAVDA orkestrasını dinlerken müziğe doyacaksınız. Burası sadece bira fabrikası değil aynı zamanda Lviv gece hayatının kalbinin attığı yerlerden bir tanesi.
image4.2

Erken gelip yerinizi almazsanız içeri girmek için epey sıra beklemeniz gerekebilir. Aklınızda olsun. Gecenin ilerleyen saatlerinde Lviv gece hayatı denince ilk akla gelen, uğranmalı gereken sado-mazo konseptli Masoch Cafe’ye gittik. Alman kökenli ve Lviv de doğup büyümüş Mazoşizmin isim babası Leopold Ritten Von Masoch’a atfedilmiş bir cafe burası.

image5.2

Öyle çok abartı şeyler beklemeyin ama fikir ve uygulama olarak gayet keyifli. Mekandaki erotik eğlenceler yazarın kitaplarının yanından geçmese de ilgi çekici geliyor. Hesap topuklu ayakkabı, sütyen gibi şeylerin içinde geliyor. Arada kendinizi kırbaçlatmak isterseniz ortaya çıkıp diz çöküp garsonun şefkatli kollarına kendinizi bırakabilirsiniz. Bu arada öyle yalandan vuruyormuş gibi yapmıyorlar, gerçekten kırbaçlıyorlar ya da vücudunuza mum damlatıyorlar. Bu eğlencelerin karşılıklı diyalog üzerinden yürüyen bir şiddeti var. Ne kadar dayanabileceğimize onu ikna etmek ise size kalmış.

image6.2

 11 EYLÜL 2017   

Şehrin her yerinde neden bu kadar çok çiçek satılıyor ve insanlar bu çiçekleri her sabah kimlere götürüyorlar diye merak ediyordum meğerse Ukraynalılar duygularını hala çiçeklerle ifade ediyorlarmış. Her buketin farklı bir anlamı olduğu gibi Ukrayna’nın özgürlük kutlamalarını da açık hava çiçek festivali ile yapıyorlarmış. Ukrayna kültürünün o kadar içinde ki bu güzelim çiçekler..  Takılarında, çantalarında ya da Lviv sokaklarında her an görebileceğiniz bir gelin adayının üstündeki gelinlikte karşınıza çıkıverebiliyorlar.

image1.2

Rynok meydanında bulunan belediye binasına çıkıp şehri kuşbakışı izlemek istiyordum bugün. Yaklaşık 400 basamaktan oluşan bir kuleye sahip olan binanın iç kısmındaki idari katları geçip sizi yönlendiren oklar sayesinde bilet alım noktasına geliyorsunuz. Sonrasında ise başlıyorsunuz basamakları tırmanmaya. O kadar basamak çıkmak için değer mi derseniz, tercihtir. Bence değdi. Kuş bakışı şehir merkezini bu noktadan izlemek oldukça keyifli idi.

image2.2

Benim gibi düşünen onlarca insan da her gün bu basamakları çıkıp şehri seyrediyordu. Belediye binasının arka kısmında ise muazzam mimarisiyle Dormition Kilisesi var. 18.yy’ın ortalarında gotik mimariyle yapılan kilise yıkılıp 1749’da barok tarzında yeniden inşa ediliyor. Kilisenin göz alıcı ihtişamı ve giriş kapısının hemen üstünde yazan yazı oldukça etkileyiciydi.

“Soli Deo Honor Et Gloria” yani  “Zafer ve Gurur Yalnız Tanrınındır” yazıyordu Latince.

image3.2

İçerisini dolaştıktan sonra hemen yan tarafından yürüyüp bir bit pazarına ulaştım. Eski Sovyet dönemine ait bir sürü kitap, rozet, madalya, kalpak, afişler yok pahasına satılıyor burda.

Editörün notu:  Afişleri görmek isterim!

Beni çok heyecanlandıran bu eski pazarda Rus yapımı, içinde CCCB yazan bir otomatik kol saati aldım. Salladıkça zembereğin kendini kuracağını ve hala çalıştığını söyledi satan amca. Haklıydı. Ufak bir takılma yapıyordu ama Türkiye’ye döndüğümde verdiğim usta onu tıkır tıkır işler hale getirdi. Kendim için aldığım en özel hediye sanırım buydu Ukrayna’dan.

image4.3

Pazarın önündeki tramvay yolundan karşıya geçip tepedeki kiliseye çıkma şansınız da var.Kısa bir zaman ayırdığımız o kiliseden High Castle a gitmek için ayrıldık.

Bu kalenin adı saray tepesi olarak biliniyor ve  “Galiçya” – Volyn” devleti zamanlarında kurulmuş bir yerleşim noktası. Parkın adı tepede olduğu için “Yüksek Saray” olarak anılmış. Sarayın Parkı ise 1835 yılında kurulmuş. Tüm şehrin kuş bakışı görünümü bu tepeden mümkün. Ayrıca Yüksek Sarayın çıkış yolu ise yemyeşil bir ormanın içinde düzenlenmiş merdivenlerden. Buraya ulaşmak için 123 metreden biraz fazla yukarı çıkmak gerekiyor.

İnişte yol kenarındaki küçük restaurantta aramadan bulduğum “Komünist Kola-KVAS” ile karşılaştım.  Rus tarihinde oldukça eski bir içecek olan Kvas; Petro zamanında herkesin içtiği 19. yy da ise köylülerin içtiği arpa, çavdar ya da bayat ekmekten mayalandırılan bir içecek.

image5.3

Lviv şehir merkezine indiğimde yemek yemek için “Gasova Lampa”yı tercih ettim. Lviv’de iki eczacı ham petrolden gaz elde edip daha sonra gaz lambasını icat ediyorlar.

“Gasova Lampa”nın girişinde lambayı bulan İgnatius Lukasrewicz ve Jan Zeg anısına sokakta üzerinde gaz lambası olan bir heykel ve üst kattaki pencereden sarkan bir heykel var. İçerisi ise onlarca gaz lambasının olduğu konsept mekanın yemekleri de oldukça lezzetli.

image6.3

Günün yorgunluğunu evde çay demleyerek atmanın keyfini sürdüm gece. Oldukça lezzetli çayları olan Ukraynalılar çayı bizim “çoban çayı”dediğimiz usülde demliyorlar. Tek demlik sıcak suya bir miktar çay koyarak yani.

12 EYLÜL 2017

Kahvaltıdan sonraki rotamız bugün Lychakiv mezarlığıydı. “İnsan neden bir mezarlığı görmek ister ki” diyebilirsiniz. Ama burası bir mezarlık değil adeta açık hava sanat galerisi. Hayatınızda birçok mezarlık görmüş olabilirsiniz. Sanat müzesi niteliğinde bir mezarlığı ise ilk defa göreceğinize eminim. Dönemin bir çok önemli ismini ve isimsiz kahramanlarını ağırlayan mezarlık sizi çok etkileyecek. İçindeki heykelleri ve ziyarete açık olması yüzlerce insan buraya akın ediyor. Lviv  Lychakiv mezarlığı şehir merkezine hem yakın hem uzak. Yani yürümeyi seviyorsanız, yürüyerek gitmenizi tavsiye ederim. Biz öyle yaptık.

image7

Yaklaşık 3 saat zaman geçirdiğimiz mezarlığın son kısmında ise Polonya ve Ukrayna askerlerine ait şehitlik var. Sessiz, sakin, huzurlu ve Ukraynalılar için kutsal olan bu mekanda bir mezarlıkta nasıl bu kadar zaman geçirdim sorusunu defalarca kendinize sorarken bulabilirsiniz. Ama gezdikçe bunun cevabını bulacaksınız. Nerdeyse günün büyük bir bölümünü buraya ayırdıktan sonra akşam üzeri yine şehrin tüm hareketliliğiyle iç içe sokaklarında dolaşırken artık bildik bir durak olan Beer Theatre’da geceyi sonlandırmaya karar verdik.

Ertesi gün geceyarısı Kiev’e yolculuğumuz vardı. Yolculuğun heyacanı ile son hazırlıklarımızı yaptık. Bu masal gibi şehirden ayrılıyor olma fikri şimdiden hepimizi rahatsız etmişti. Sovyet dönemine ait binaları, muazzam mimarisi ile katedralleri, gündüz sakin, akşamları ise capcanlı sokakları, birbirinden farklı konseptte cafeleri, gece hayatı ile bir masal şehrini andıran Lviv’den ayrılmak tahminimizden daha zor gelmişti. Kiev dönüşü yine buraya gelecek olmanın mutluluğu ile ertesi güne uyandık.

 13 EYLÜL 2017

Gecenin geç saatlerinde bineceğimiz treni beklerken hepimiz çok heyecanlıydık. 8 saatlik bir tren yolculuğu ile Kiev’e ulaşacaktım. Gelmeden aldığımız tren biletlerimizle gece  22:00’da olan trene binmek için kahve fabrikasının yan tarafından geçen 9 nolu tramvayı kullandık. Gara kadar götüren bu tramvay 2-3 grivna gibi ücretle kısa bir şehir turu yapmanızı da sağlıyor bu sayede.

Tren garı hem kalabalığı hem de ikiye ayrılmış beklen salonu ile beni şaşırtmıştı. Ücretsiz olan bekleme salonu oldukça kalabalık ve havasızdı. Diğer tarafta ise saati 10 grivna olan ücretli salon oldukça sakin, havadar ve içinde cafesi olan bir bölümdü. Adeta bir insan otoparkı yapmışlardı ve sen ücretini ödeyip orada park ediyordun. Sovyetlerden geriye kalan, yakın zamanda bile hala bağımsızlık mücadelesini sürdüren bu ülkede böyle çirkin bir görüntüyü görmek, mevcut kapital sistemin acımasızlığını bu coğrafyada hissetmek duygusal olarak beni rahatsız etmişti.

Peron kontrolünü yaptıktan sonra tren saatini bekledik. Kısa bir süre sonra da bilet kontrollerimiz yapılarak trenimize bindik. 8 saat sürecek yol için hazırlıklarımızı yapmış, çerezimizi ve biramızı hazırlamıştık. Trende içki içmenin yasak olduğunu söyleyen tabelalar var. Ama bunu kimsenin ciddiye almadığını trene bindikten sonra görebiliyorsunuz.

image8.2

Geceyarısı yolculuğu yapıyor olmak aslında sıkıcıydı. Nihayetinde bir doğu ekspresindeydim ve bu coğrafyayı tren ile geçerken izlemeyi çok isterdim. Karanlık gökyüzünü izlerken bir sonraki yolculuk rotasının Trans Sibirya olmasını hayal etmek kaçınılmazdı. 10 bin km’lik yolun yaklaşık 9 gün süren, 91 duraklı o muazzam yolculuğun hayali buradan başka nerede kurulabilirdi ki? Eski Komünist Rusya topraklarında, tren raylarının sesiyle karanlığı yararak ilerliyorduk.

Kompartman görevlisi hareket ettikten kısa bir süre sonra gelip çarşaf takımlarını bıraktı ve ne içmek istediğimizi sordu. Çay içecektik. Çünkü çay servisi yaptıkları o müthiş bardaklığı daha önce almış bir arkadaşımızla konuşmuş ve biz de almayı kafaya koymuştuk. Çaylarımız geldi. Bahsedildiği gibi inanılmaz nostaljik bir bardaktı. Gece bardakları toplamamıştı görevli. Sabah ise tekrar bir çay servisi yaptı. İnmemize dakikalar kala minik bir operasyonla bardağa sahip sahip oldum!

Nasıl olduğunu anlatmıyorum. Çünkü kim sahip olmak istiyorsa herkes kendi yöntemini geliştirmeli diye düşünüyorum. Benim için de hiç kolay olmadı emin olun.

image1.3

Gece boyunca trende içen, koridorda dolaşan, birbiriyle sohbet eden insanlar vardı. Bir masal yolculuğu yapıyor gibiydik. En çok tuvalet sırası beklemekten sıkılmıştık trende. Yoksa kendimizi eğlendirmemin bir çok yolu vardı trende. O anlardan birini de yol arkadaşım sevgili Evren Mörel böyle ölümsüzleştirdi.

image2.3

Unutulmaz bir geceden sonra Kiev’e uyandık…

14 EYLÜL 2017

Sabah 06:30 gibi Kiev tren garına indik. Oldukça büyük bir istasyon burası. Çıkış kapısına gidip ulaşımı en kolay taksi ile yapabileceğimize karar verip Uber ile aracımızı çağırdık. Kiev’de ulaşımı bu şekilde yapmanın kolaylık olduğunu söylemişti yakın zamanda burada bulunan arkadaşım. İlk kez kullandığımız bu ulaşım yöntemiyle çok rahat ettiğimizi söylemeliyim Kiev’de. Çünkü Kiev büyük bir metropol ve ulaşım bu şekilde çok kolay ve ucuz. Evimiz özgürlük meydanına çok yakın bir noktadaydı. Kapının önünde şoför bizi bıraktıktan sonra gene Lviv’de evimize çıkarken yaşadığımız o anlık tedirginliği yaşadık. Karanlık, eski, sessiz ve insanın içini ürperten bir Sovyet yapısıydı yine evimiz. Ev sahibinden anahtarı aldıktan sonra yerleşip dışarı çıkmak için gene can atıyordum. Hiç vakit kaybetmeden de Özgürlük Meydanı’na ulaştık.

Çeşitli etkinliklerin yapıldığı bu büyük meydan protestoların da yaşandığı bir ana alan. Şehrin birçok noktasına giden metro hatlarının da olduğu bu alanda sosyal yaşam oldukça hareketli.

image3.3

Meydanı takip eden ana caddede seyyar satıcılar, sokak müzisyenleri, dans eden şarkı söyleyen insanlar var. Hepsi birbirinden neşeli bu ortamda yürürken zorlanıyorsunuz. Kiev için planda bir hata yapmıştık ve bu sabah ve ertesi gün burada olabilecek kadar zamanımız olduğunu Lviv’den ayrılacağımız son akşam farketmiştik. O nedenle görmek istediğimiz noktalar çoktan belliydi ve biz günün ilk ışıklarıyla sokağa düştük. Özgürlük Meydanı’nın devamındaki caddeyi yol boyu yürüdükten sonra Taras Shevchenko parkına çevirdik haritamızı. Parkın adı Ukraynalı şair, sanatçı ,düşünür ve devrimci Taras Shevchenko’dan. İnsanın aklına ilk önce futbolcu olan Shevchenko gelse de Ukrayna halkının ulusal kahramanı ve milli önderi diyebiliriz onun için.

Ukraynalı kadınların Ruslara karşı başlattıkları kampanyada onun şiirini kullanmış, şairin Kateryna şiirindeki “ oh tatlı bakireler, aşık olun ama Ruslara değil” dizesiyle oldukça ilgi çekmişlerdi. Şairin heykelinin de bulunduğu bu parkta günü keyifle geçiren çiftler, aileler ve kendisiyle baş başa olan insanlar vardı.

image4.4

Parkın büyük caddeye Balkan yüzünde de şairin adını taşıyan, kıpkırmızı rengiyle insanı çarpan üniversite binası var.

Sonraki durağımız Golden Gate binasıydı. Ukrayna’nın giriş kapısı olan bu yapı artık şehrin merkezinde kalmış olsa da güzel bir anıt olarak insanları selamlıyor. iç kısmında gerçek kalıntıları olan yapının dışı sonradan inşa edilmiş.

image5.4

Yolumuzun devamında St. Sophia Katedrali vardı. Biz de yürümeye devam ettik. Daha uzaktan bile görüntüsüyle büyüleyen yapı 11. yy’a ait ve Kiev şehrinin sembollerinden. UNESCO Dünya Mirasına giren katedral 2007’den beri Ukrayna’nın 7 harikasından biri olarak kabul edildi oylamayla.

image6.4

Girişinde farklı ücret seçenekleri olan kilisenin Çan kulesinden muazzam bir manzara izleyebilirsiniz. İç kısımları ise göz alıcı güzellikte. 11 yy.dan günümüze kadar ulaşan fresklerin olağanüstü etkisini insanı izlerken farklı bir dünyaya götürüyor. Bu bölümlerde telefonla dahi fotoğraf çekmek yasak. Her noktada görevliler mevcut. Önce bu durumdan rahatsız oluyor hatta biraz da kızıyorsunuz ama sonra bu harika yapı ancak böyle korunabilirdi bu zamana kadar deyip onlara hak veriyorsunuz. İç kısımdaki restorasyon çalışmasından kaçak göçek çektiğim tek kare buydu.

image7.2

Yüzlerce ziyaretçinin olduğu mekandan ne zaman ayrıldık tam bilmiyorum ama bir masalın içine düşmüş gibiydim ve hiç çıkmak istemiyordum. Haritaya baktığımızda Kiev’in bir diğer sembolik yapısı St. Michael’a Golden Domed manastırına ne kadar yakın olduğumuzu gördük. Biraz yürüyünce Kubbesinin altın alaşımdan olduğunu duyduğum bu kilise bütün ihtişamıyla bana göz kırpıyordu pırıl pırıl parlayan kubbeleriyle.

image8.3

Sovyet dönemimde yıkılmış olmasına rağmen aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Ortodoks mimarisinin tipik bir yapısı olan kilisede insana huzur veren müthiş bir atmosfer vardı.

Kiliseden ayrıldıktan sonra Dinyeper ırmağının kıyısına inmeye karar verdik. Yokuş aşağı oldukça yürümek gerekiyordu bulunduğumuz noktadan. Tam o esnada yeşillik bir alan görüp oradan ırmak kıyısına inebiliriz belki deyip içinden geçmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız. Bu ormanlık alanın içinde uzanan merdivenler bizi ırmağın kıyısına kadar atıyordu. Hatta o kadar keyifli bir çıkış vardı ki, yolun sonunda heycanlanmamak elde değildi. Merdivenlerin sonunda bir alt geçite geliyorsun ve yaklaşık 30-40 metre mesafe yürüdüğün bu alt geçitin sonunda Dinyeper ırmağı görünüyor. Karanlıktan aydınlığa çıkarken bir TV ekranının içinden geçip nehire giriyor hissi uyandırıyor insanda bu geçit.

image9.2

Nehrin etrafında balıkçılar, manzarayı izleyenler, yatıp güneşin keyfini çıkaran insanlar var. Ayrıca nehrin üzerinde tekne turları düzenleniyor. Ben o turlara katılmadım. Kıyıdaki bir mekanda oturup biramı içmek ve ayaküstü orada yapılan seyyar yiyeceklerden atıştırmak bana daha keyifli geldi. Kıyıdaki seyyar yiyecekler bunca zamandır yediğimiz yemekler içinde en lezzetsiz olanlarıydı diyebilirim. Uzun bir süre bu manzarada dinlendikten sonra indiğimiz merdivenlerden tekrar yukarı çıkarak Marinissky Palace’a yürüdük. Buradan ayrılırken aklımda iniş yolunda karşılaştığım ırmağın ve güneşin tadını doyasıya yaşayan özgür Kiev kadını kalmıştı.

image10

Sarayın tadilatta olması nedeniyle yakından görme şansım olmadı. Ama yan tarafındaki park mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Çayınızı ya da kahvenizi alıp seyir noktasından Dinyeper ırmağına farklı bir açıdan kuşbakışı izleme fırsatı veriyor.

image1.4

Demir parmaklıkların arkasında kalan Sarayın bahanesiyle geldiğimiz bu parkta biraz dinlendikten sonra rotamızı Pechersk Larva’ya diğer adıyla “Mağaralar Manastırı”na çevirdik.

Birçok kiliseden oluşan, kompleks bir yer olan Mağaralar Manastırı; UNESCO Dünya Mirasları listede. 18 kilise var toplamda ve bunların 6 tanesi yerin altında. Slav Ortodoks Hristiyanlar için burasının ayrı bir önemi var. Çünkü burayı ziyaret ettiklerinde hacı mertebesine ulaşıyorlar. Manastırdaki mağaralar önceden rahiplerin inziva yerleri imiş. Şimdi turistten geçilmiyor. Yarım günden fazla zaman alabilecek ki bu bizim için çok fazla.

Haritamıza göre 1 km. uzaklıkta olan “Motherland” anıtı beni daha çok heyecanlandırıyordu ve bir an önce oraya gitmek için can atıyordum. Henüz yürümeye başlamıştık ki, heyacanımda ne kadar haklı olduğumu gördüm.

O kadar uzaktan bile bütün ihtişamıyla gökyüzüne uzanan Motherland anıtını görebiliyordum. Oraya doğru nasıl bir heyacan ile yürüdüğümü anlatmam zor.

Nazi-Sovyet savaşı anısına inşa edilen bu heykelin altında büyük bir savaş müzesi var. Stalingrad savaşının anısına 1967’de dikilen heykel, kendi kaidesi üstünde oturan en büyük heykel olma özelliğini taşıyor. 102 m. uzunluğundaki heykelin kaide metninin başlığında da “ANAVATAN ÇAĞIRIYOR “ yazıyor. Baktıkça insanda inanılmaz bir etki bırakan bu anıtı dakikalarca oturup izledim.

Basamaklardan yukarı çıkıp kaidenin dibinde oturdum. Savaş dönemine ait acılara atfedilmiş olması o anda dünya tarihinde bu büyük savaşı yeniden hatırlayıp insanlığın yaşadığı o acıları yeniden hissetmeme sebep oldu. Buraya ait en güzel fotoğrafımı da sevgili dostum Hüseyin Aldırmaz bana hediye etti.

image2.4

O büyük savaşın içinde yitirilen milyonlarca insan gibi küçük bir detayı ama bir o kadar büyük bir inancın tanığıydım.

15 EYLÜL 2017

Bu sabah evden ayrılmamız gerekiyordu. Eşyalarımız toplayıp garda emanete vermek ve gece tren saatimize kadar yine şehri dolaşmak en mantıklı olandı bizim için. Kiev tren garında gece 24:00 a kadar emanet bırakabileceğiniz şifreli dolaplar var. Valizi içine yerleştirdikten sonra kapağın iç kısmında 1 harf ve 3 takamdan oluşan şifrenizi oluşturup, jetonu atıp kapağı sıkıca kapatıyorsunuz. Oldukça güvenli olan bu dolapları açmak için şifreyi çevirmeniz yeterli.

image3.4

Akşama kadar hatırı sayılır bir zaman vardı önümüzde. Görmezseniz olmaz demeyeceğim küçük bir Puşkin müzesi olduğunu okumuştum Kiev’de. Hatırımı kurmayan dostlarım benim için orayı da bulmaya çalıştı. Oldukça sapa yollardan geçip geldiğimiz yer minik bir evdi.

Bir koleksiyonerin oluşturduğu müze tahminimden daha basitti.

Birçok kişi Puşkin ile “Yüzbaşının Kızı “ kitabıyla tanışmıştır sanırım. Ben ilk olarak yaşadıklarını, duygularını, acılarını, özlemlerini ve  iç karmaşasını olduğu gibi yansıttığı “Gizli Günce” adlı hatıratıyla tanıştım. Romantik bir düelloda değil de ilkel duygularının esiri olan biri olarak bu hayattan o kadar basit ayrılmasını kabullenememiştim hatta okurken. Şimdi yaşamındaki en özel anılarını kaleme alan bu efsane yazarın el yazısıyla burada karşılaşacak olmak beni heyecanlandırdı.

İçerideki koleksiyonda onun kotları, mektupları, çizimleri vardı. Müzedeki can sıkıcı bir diğer nokta da açıklamaların sadece Kiril alfabesi ile olması.

image4.5

Ekipteki  dostum Evren Mörel’in görmek istediği bir kalmıştı. Ulusal Havacılık Müzesi. Şehrin oldukça dış kısmında bulunan bu müze taksi ile gidildiğinde çok kolay bir ulaşıma sahip. Uçaklara ilginiz varsa Dünya savaşında kullanılan uçaklardan günümüze kadar olan birçok uçağı burada yakından görme şansınız var. İlgim olmamasına rağmen benim bile çok eğlendiğim ve merakla izlediğim bir yerdi burası.

image5.5

Gün içerisinde onlarca ziyaretçisi olan müzenin en çok eğlenen ziyaretçileri ise çocuklardı. Büyük bir hayranlıkla izleyip ortamın coşkusunu yaşıyorlardı.

Kiev’den ayrılmadan önce yapmamız gereken son bir şey kalmıştı; Kiev tavuğu yemek. Bunun için Kiev’in en şık restaurantlarımdan biri olan Pervak’ı seçtim. Seyahat bloglarında önünüze çıkacak ilk mekanlardan biri burası. Özellikle de Kiev tavuğu yemek için önerilenler arasında. Tren saatimize kadar burayı araya sıkıştırıp tavuk aklımızda kalacağına midemizde kalsın diyerek havacılık müzesinden yine taksiyle restorana geldik.

 

IMG_B3A5C44DF7C5-1

İçeriye adım atar atmaz inanılmaz bir ambiyansın içine düştük. Yerel kıyafetiyle garson kızlar, çalan müzikler… Detaylardaki inceliklerden gözlerimizi alamadık.

Tavukla beraber kızarmış sebze önerisinde bulunan garsonu dinleyip siparişimizi verdik. Küçük ikramlarla masayı renklendiren garsonun devamlı başınızda bekliyor olması insana biraz garip geliyor ama rahatsız edici değil asla.

“Tavuk gözünüze küçük gelmesin, oldukça doyurucu.”diye okumuştum birçok yerde gelmeden önce. Haklılarmış.

image7.3

Gördüğünüz gibi “Hakikaten bununla nasıl karnım doyacak?” diye düşünmenize sevap olacak kadar sade bir tabak değil mi? Ama inanın yetiyor. Yanında iki özel sosla ikram edilen budun nasıl içine girip de marine etmişler hala anlayamadım. Ama yemek konusunda hiç bu kadar detayı düşünmeyen biri olarak söylüyorum, tek kelimeyle nefis bir lezzet!

Karnı doyanın gözü yolda olurmuş hesabı yemekten sonra salına salına Kiev sokaklarında dolandık. Kiev’den bu koşa zaman zarfında aklında ne kaldı derseniz?

Devasa metro istasyonları, muazzam opera ve tiyatro binaları, sanki küçük bir ormanı andıran parkları, UNESCO Dünya Mirasında olan masal gibi kiliseleri, koca bir Dünya savaşının devasa duruşuyla anlatıcısı Motherland heykelinin büyüsü ve elbette ayrılırken taşı damağımda kalan Kiev tavuğunun lezzeti kaldı.

Gece yarısına kadar olan zamanın az bir kısmı kalmıştı ve biz bu son saatleri Özgürlük Meydanında geçirdik. Sonra da ten garına doğru yola koyulduk. Kiev ten garında bir sürü tren hattının güzergahını gösteren boardın karşısından biz de dakikalarca dikilip tren saatimizi ve peronumuzu görmeye çalıştık.

image8.4

Artık dönüş yolundaydık ve yine gece yolculuğu yapıp sabah erkenden son bir kez daha Lviv’de olacak o masalsı şehirde kahvemizi içip akşamüstü İstanbul’da olacaktık.

 16 EYLÜL 2017

Sabah 06:30 gibi tekrar Lviv’deydik. O saatte ne açık bir mekan vardı ne de eşyaları yanımızda taşıma şansımız. Kiev’de olduğu gibi burada da iner inmez emanete bıraktık eşyalarımızı. Sonrasında da yine 9 nolu tramvay ile Rynok meydanına gittik.

Elbette hiçbir yer açık değildi. Devamlı çay ve poğaça aldığımız büfeden kahvaltılıklarımızı aldıktan sonra yağmurlu Lviv sabahında ısınmak için kendimi Bernardine Kilisesine attım. Sabah sabah içeride yine muazzam bir ayine denk geldim.

Hava yavaş yavaş ısınmaya ve sokaklar canlanmaya başladığında Rynok Meydanındaki kahve fabrikasına uğrayıp keyifle son kahvemizi içmenin tadını çıkardım. 8-9 gün boyunca bu coğrafyada yol yapmanın,insanları ve kültürü ile iç içe olmanın etkisiyle hepimiz mutsuzduk buradan ayrılıyor olmaktan.

Sovyet döneminden kalma yapıları, katedralleri, birbirinden farklı konsept cafeleri, eğlenceli gece hayatı, sokak müzisyenleri, inanılmaz lezzetli yemekleri ve birası ile masalsı şehir Lviv’den hayal ettiğimin çok ötesinde keyif aldım.Yağmurlu bir günde Lviv’den ayrılıyordum bu ülkeden ama bana bıraktığı anılar sıcacıktı ve hepsi hafızamda en özel yerini çoktan almıştı.

Benim cebimdeki yol hikayemden bunlar döküldü yazıya. Siz de kendi yol hikayenizi cebinizde toplamak için bir an evvel yola çıkın.

Son söz:

Lviv anlatılarak ne kadar yaşanır derseniz, yaşanmaz.

Gidin…görün…

Ve

JUST LVİV İT!

21743058_10155923309874238_5665490123779137101_n