LVIV-KIEV

“Just Lviv It!”

Selcan Erdinç’in gözünden Lviv ve Kiev

21462725_10155902875134238_5317321962864036317_n

 

Nisan ayında yaptığım Küba seyahatinden sonra yakın zamanda yeni bir yurt dışı seyahati planlamamıştım.Tıpkı Küba’da olduğu gibi bu sefer de Ukrayna seyahati planlamış olan arkadaşlarımla sohbet ederken “hadi sen de gel!” oldu ve farkına bile varmadan kendimi Ukrayna seyahat planını yaparken buldum.

3 kişi çıkmayı planladığımız yolculuğumuz Lviv-Kiev hattında olacaktı ve 8 gün bizim için azımsanamayacak bir zamandı. Küba’nın kıpır kıpır, insanı sarıp sarmalayan, sıcacık havasından sonra, eski Sovyetlerin bir parçası olan bu ülkeyi ve bizde yaratacağı etkiyi çok merak ediyordum. Seyahat tarihinden 2 ay önce uçak biletlerimizi ve kalacağımız yerlerin rezervasyonunu yaptık.Otelde kalmak yerine gittiğimiz coğrafyanın dokusunu daha derinden hissedebilmek için Küba’da yaptığımız gibi yerel halkın kiraladığı evlerde kalacak şekilde oluşturduk konaklama planımızı. Gideceğimiz noktalar, görmek istediğimiz yapılar ve yiyeceğimiz yemeklere kadar bir ön çalışma yaptık. Herkes kendi notlarını alıyordu ve artık sadece uçağa binip Lviv’e gitmek kalıyordu bize.

Cebimdeki yol hikayem böyle başladı…

9 Eylül saat 15:00 da İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan kalkan uçağımız 16:45 gibi Lviv havaalanındaydı. Sevimli, küçük bir yerdi. Ama aynı şeyi personeli için söylemek biraz zor. Şehir efsanesi gibi anlatılan soğuk ifadeli, sert duruşlu, gülümsemeyen Slav insanıyla ilk karşılaşma benim için çok farklı oldu. Yeşil pasaportunuz varsa sıkıntı yaşamadan hatta ufak da bir tebessüm ile kontrol noktasından geçiyorsunuz. Ama eğer ülkeye nüfus cüzdanınız ile giriş yapacaksanız sizi bir odaya alıp neden geldiğinizi, ne zaman döneceğinizi, otel rezervasyon ve varsa tren biletlerinizi, üzerinizde ne kadar para olduğunu sorup belgelemenizi istiyorlar. Bu nedenle bütün işlemlerinizin çıktısının elinizde olması önemli.

Bizimkiler sorgu alanındayken ben erken çıkıp ortalığa bakmak istedim. O sorada çıkış kapısına yönelmişim farkında olmadan. Geri dönüp bagajlarımı almak istedim. Tam da o sırada hiç alışık olmadığım ve oldukça sert bulduğum Rusça ile karşı karşıya kaldım. Bagajımı henüz almadığımı ve dönüp almak istediğimi söyledim. “Çizgiyi geçtin, dönemezsiniz. Bagajın için git danışmayla görüş!” dedi bana rusçanın sert vurgusunu içeren ingilizcesiyle. Sonra da arkasını dönüp uzaklaştı yanımdan. Çaresiz dışarı çıktım. Nasıl olsa bizimkiler beni göremeyince bagajımı alıp çıkacaklardı. Telefonumda kullanmak için lokal hat bakınmaya başladım havaalanında. Elinizi sallasanız bir Türk’e çarpma durumunu duymuştum gitmeden. Gerçekten de öyleydi. Kart için bakınırken bir Türk ailenin konuşmalarını farkettim. Nereden kart alabileceğimi sorduğum bey,” Biz şimdi ayrılıyoruz. Alın benim hattımı kullanın.” dedi ve kartını bana bıraktı. Lvivdeki ilk dakikalar keyifli başlamıştı. Sonrasında da böyle olacağına inanıyordum. Ekip arkadaşlarım da kapından çıkınca onlara bu minik diyaloğu anlattım. Şanslı bir veled olduğumu söyleyip güldü ikisi de. Sonra onlar için de hat bakmaya başladık. Havaalanın içinde hat satılan minik bir yer büfe var. 100 grivnaya yani yaklaşık 14 TL gibi bir ücrete 10 GB internet paketi olan bir hat alabiliyorsunuz. Seyahatiniz boyunca yaşadığınız tüm eğlenceli anlatımdaysa doya sevdiklerinizle paylaşmak istiyorsanız oldukça yeterli olacak bir paket.

Havaalanı çıkışında farklı şekillerde şehir merkezine ulaşım var. Biz otobüsü tercih ettik. 9 numaralı otobüsler sizi şehrin merkezine kadar 2 grivnaya götürüyor. Havaalanında para bozdururken fazla bozmayın Türk parasının nadir değerli olduğu ülkelerden biri Ukrayna. Üniversite binasının önünde otobüsten indik.

Lviv İvan Franko Ulusal Üniversitesi 1661 yılında kurulan ve hala eğitime devam eden Doğu Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri.

image1Haritaya baktığımızda eve 500 m. gibi bir mesafedeydik. 10-15 dk. Sonra ise evimizin kapısındaydık. Ev sahibinin tahmini saate göre gelmesini beklerken orta yaşlı bir adam bizi ısrarla yan binaya sokmaya çalıştı. İngilizce bilmiyordu ama konuşmalarından yan binanın hostel olduğunu anlamıştık. Derdimizi anlatamayınca içeriden çıkan genç bir çocuğa evimizin burası olduğunu ve mümkünse ev sahibini arayıp haber vermesini rica ettim elimdeki kağıtta bulunan numarayı uzatarak.

Kısa bir süre sonra ev sahibimiz köşede göründü. Eski Sovyetlerden kalmış, basamakları gacır gucur öten, Rus mimarisinin ruhunu yansıtan, inanılmaz etkileyici ama bir o kadar da ürkütücü evin basamaklarını çıkarken farklı bir dünyaya minik adımlar atıyor olmanın heyecanını yaşıyordum. Herhangi bir durumda kendisine ulaşabilmek için kullanacağımız iletişim bilgilerinin olduğu kağıdı ve kabaca evi gösterdikten sonra evden ayrıldı ev sahibimiz. Biz de zaten bir an önce eşyalarımızı bırakıp Lviv sokaklarına kendimizi atmanın derdindeydik.

Dışarı çıkıp Rynok Meydanını bulduk. Bu meydan 500 yıldır şehrin ticari, politik ve kültürel merkezi. Almanya’nın ortaçağ şehir merkezlerini andıran meydanın her köşesinde inanılmaz mimari yapılar var. Meydana ulaştığımızda ‘Tarım Festivali’ vardı ve bu kapsamda yapılan eğlencenin içine düşmüştük. Sokak müzisyenlerinden sonra sahnede olağanüstü müzikler yapan grupların büyüsüne kapıldık. Konser alanının yanında daha önce hakkında giden arkadaşlarımdan fikir Sahibi olduğum Atlas Restaurantı gördüm. Meydana bakan ve çok güzel dekore edilmiş bu mekan oldukça şık, makul fiyatlı ve lezzetli yemeklere sahip. Meşhur Borsh çorbasını ve leziz çaylarını mutlaka için burada. Tatlıları muazzamdı, deneyin. Sonraki günlerde fırsat buldukça uğradık gördüğünüz bu mekana.

Menü hem Kril hem İngilizce geliyor. Daha önce burayı deneyimlemiş kişilerin paylaştığı fotoğrafları gösterip de yemek isteyebilirsiniz ki ben öyle yaptım. Garipsemiyor. Kısıtlı bir ortak dil paylaşımının olduğu şehirde bu duruma alışık olduklarını gün geçtikçe anladım. Akşam yemeğinden sonra evimize döndük.

 

image4

 10 Eylül 2017 – Ertesi Gün

Sabahın erken saatlerinde uyanıp eve yakın olan noktalarla şehri gezmeye başladık. Ufak bir pazar yeri arıyordum. Pazar yerine ulaşmaya çalışırken St. Andrew Church Bernardine Manastırına geldik. Lviv Bernardino Soborna Meydan’ına yapılmış görkemli ve eski döneme ait bu kiliseyi görmeden geçmeyin. İhtişamı ile Orta Avrupa’nın bütün izlerini bugüne aktaran kilisede benim girdiğim saatlerde ayin yapılıyordu ve bu Katolik manastırın ön kısmında bulunan haçın önünden gelip geçerken insanlar dua ediyordu.

image5Pazar yeri kilisenin hemen karşısında ufak bir yerdi. Giriş kısmında nefis lezzetli poğaçaları olan büfeden çayımı da alıp sabah kahvaltımı bir bankın üstünde oturarak yaptım. Kilisenin yanındaki yol gene bizi Rynok Meydanına götürüyordu. Görmek istediğimiz birçok noktanın bu meydanın etrafında konumlandığını bildiğimiz için sokaklara daldık.

Önce birbirinden inanılmaz, çikolata ile yapılmış sanat eserlerini görebileceğiniz hatta tadabileceğiniz ve alabileceğiz çikolata fabrikasını sonra da kahve fabrikasını gezdik. İç kısımlarında hediyelik eşya bölümlerinin olduğu ve tüm ziyaretçilerin akın etttiği bu iki yerden çıkmak istemiyor insan. Birinde çikolata kokusu diğerinde ise kahve kokusu insanın başını döndürüyor.

image6Her katında ayrı keyif alacağınız çikolata fabrikasının en üst katına kadar çıkıp oradan şehri izlemeyi unutmayın. Az ötedeki kahve fabrikası da kahve müptelaları için baş döndürücü olacaktır.

Lviv’de çok fazla konsept Cafe var. Bizim de listemizde bunların içinde en özel olanlarından biri “Dim Legend” vardı. Cafenin her katında farklı bir konsept ile karşılaşıyorsunuz ve en üst katında bulunan arabaya binmek için dakikalarca beklediğimizi söylemeliyim. Oldukça kalabalık olan bu mekanda babaannem için hatıra fotoğrafı çektirip ayrılmak bana daha cazip geldi.

Dim Legend’ın karşısında oldukça sakin olan bir yere girip birşeyler atıştırmak için oturduk. Tabi başımıza geleceklerden habersizdik. Masaya oturur oturmaz “Şalom” diye karşıladı bizi garson. Bir yahudi mekanındaydık. Selamlaştıktan sonra menüyü getirdi ve adının Yula olduğunu, herhangi bir istekte bulunmak için onu çağırmamızı söyleyerek ayrıldı. Menü bir gazete formundaydı ve üzerinde Yahudili kültürü üzerine yazılar vardı.  2 şakşuka, 2 bira ve 1 salatadan oluşan siparişi verdim.

image8Daha yemekler masaya gelmeden Yula elinde bir ibrik, kolunda havlu ve büyük bir bakır kapla yanımıza geldi. Şakındık. Adetlerine göre yemeklerden önce elleri yıkadıklarını söyleyip ibriği uzattı ve masada sırayla ellerimizi yıkadı.

image9

Arkasından yemeğimiz masaya geldi. Menemene benzeyen güzel bir tattı şakşuka yemeği. Hem dinlenip, hem sohbet ettikten sonra hesabı istedik kalkmak için. İşte asıl eğlence o zaman başladı. Hesabın olmadığını ve masada bulunan her şeyi birlikte pazarlık ederek fiyat belirleyeceğimizi söyledi bana. Buna benzer bir usule Fas’da rastlamıştım geçen sene. Aldığın ürün için karşılıklı fiyat verip kağıda yazıyor, orta noktada bulununcaya kadar karşındakinin verdiği fiyatın üstünü çiziyordun. Anlaştığında da el sıkışıyordun. Eğer pazarlık gittikten sonra almaktan vazgeçersen Fas’da çok ciddi bir tepki ile karşılaşıyorsun. O nedenle alacağın fiyatı vermek önemli bu pazarlık şeklinde. Burada da bunu yemeğimiz için yapacaktım. Masadaki dostlarım şaşkındı. Bir taraftan da çok eğleniyorduk. Pekala dedim ve Yula ile diyalog şöyle devam etti:

Yula: Masadaki herşey için 2500 grivna istiyorum.(Bu Ukrayna için oldukça fazla bir rakamdı.)

Ben: Hepsi için 500 grivna veriyorum.

Y: Yok, hayır! Çok az. Pazarlığa devam etmem için bana birşey vermelisin. Hatıra olacak bu.

B: Türk parası olur mu?

Y: Olur. (5 TL uzattım ve sevinerek aldı.)

B: Peki sen bana ne vereceksin?!

(Bunu beklemiyordu ve güldü. Biraz bekle diyerek içeriye gitti ve 3 tane shot bardağı ile geri döndü. Gerçekten nefis bir tadı olan içkileri içip gülüyorduk. Bir taraftan da pazarlık devam ediyordu.)

Y: Sana şöyle bir teklifim var. Eğer dans etmeyi kabul edersen 1200 grivnaya anlaşırız seninle.

B: Dans mı? Emin misin?

Y: Evet dans. Düşünmem için sana 2 dk. veriyorum!…

Dedi ve gitti. Biz o kadar çok gülüyor ve eğleniyorduk ki dans etsem ne olur etmesem ne olur noktasındaydım. Bizimkilere en son vereceğim fiyatı söyledim ve mutabık olduk. Geriye sadece dans etmem kalmıştı ve Yula’yı çağırdım.

B: Dans etmeyi kabul ediyorum ama sana 900 grivna veririm ve bu son fiyatım! dedim.

O da gülüyordu ve şaşkındı da. Tamam deyip pazarlığımızı bitirince masalardaki diğer insanların bakışları arasında Ankara’nın bağlarını oynarken arkadaşlarım gülmekten katılıyor, videoya alıyor, ben de gülmekten oynayamıyordum. Diğer masadakileri söylemiyorum bile…

Alkışımı alıp tam yerime oturacakken beni elimden tuttuğu gibi cafenin içine götürdü. Kapının önünde duran raftan bir hediye seçmemi istedi. Daha da şaşkındım. Eğlence devam ediyordu. Seçtiğim fincanı küçük bulup bana el yapımı bir şarap hediye etti. Gülerek ayrıldık birbirimizden. Hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum.

Sonradan evde hatıra olsun diye aldığımız menüye tekrar bakarken farkettik ki, Lviv’deki tek “priceless” yani fiyatsız mekanmış burası. Adamlar yazmış ama biz dikkat edip okumamışız menüyü.

image1

İşte bahsi geçen mekan ve beni oldukça zorlayan sevgili Yula. Olur da bu eğlenceli tecrübeyi yaşamak isterseniz siz daha sıkı pazarlık yapın .

Yemeğin üstüne opera binasını görmek iyi gelir deyip yolumuzu oraya çevirdik. Lviv Opera Binası şehrin sembollerinden bir tanesi. 1901 yılında Neo-Rönesans tarzında inşa edilen Lviv Opera Binası,  Avrupa’nın en güzel operalarından ve Lviv’in mimari mücevherlerinden biri.

image2

760 yıllık bir şehir olan Lviv için söylenebilecek en başlıca şeyler kültür, sanat ve tarih kokan bir şehir olduğu bence. Opera binasına saat 17:00’den sonra bilet alıp girebiliyorsunuz. Benim şansıma içeride opera provası yapılıyordu ve gerek iç kısmı gerekse de provayı izlemek beni büyüledi. Burası da opera binasının girişinde karşılaştığınız muazzam ambiyans.
image3
Akşama doğru Pravda Beer Theatre’a gittik. Pravda rusçada “gerçek” anlamını taşıyor. Pravda Beer Theatre ismi işte bu “gerçek” ten yola çıkmış ve şu anda Pravda birasını dünya çapında tanıtılmasını ve Pravda birası aracılığıyla Lviv ve Ukrayna’nın dünya çapında tanınmasını sağlamış. Ukrayna, Belçika, Çek Cumhuriyeti ve ABD’den gelen en iyi bira uzmanları Pravda’da en iyi birayı üretmek üzere toplanmışlar. Burada gelip biranın yapım aşamasında bir izleyici olarak, musluk veya şişeden çeşitli taze bira çeşitlerini tadabilirsiniz. Ama burası sadece birası ile değil kendi bünyesinde gerçekleştirdikleri bando orkestrası ile de çok iddialı. Akşam 19:00 ve 22:00 arası program yapan PRAVDA orkestrasını dinlerken müziğe doyacaksınız. Burası sadece bira fabrikası değil aynı zamanda Lviv gece hayatının kalbinin attığı yerlerden bir tanesi.
image4.2

Erken gelip yerinizi almazsanız içeri girmek için epey sıra beklemeniz gerekebilir. Aklınızda olsun. Gecenin ilerleyen saatlerinde Lviv gece hayatı denince ilk akla gelen, uğranmalı gereken sado-mazo konseptli Masoch Cafe’ye gittik. Alman kökenli ve Lviv de doğup büyümüş Mazoşizmin isim babası Leopold Ritten Von Masoch’a atfedilmiş bir cafe burası.

image5.2

Öyle çok abartı şeyler beklemeyin ama fikir ve uygulama olarak gayet keyifli. Mekandaki erotik eğlenceler yazarın kitaplarının yanından geçmese de ilgi çekici geliyor. Hesap topuklu ayakkabı, sütyen gibi şeylerin içinde geliyor. Arada kendinizi kırbaçlatmak isterseniz ortaya çıkıp diz çöküp garsonun şefkatli kollarına kendinizi bırakabilirsiniz. Bu arada öyle yalandan vuruyormuş gibi yapmıyorlar, gerçekten kırbaçlıyorlar ya da vücudunuza mum damlatıyorlar. Bu eğlencelerin karşılıklı diyalog üzerinden yürüyen bir şiddeti var. Ne kadar dayanabileceğimize onu ikna etmek ise size kalmış.

image6.2

 11 EYLÜL 2017   

Şehrin her yerinde neden bu kadar çok çiçek satılıyor ve insanlar bu çiçekleri her sabah kimlere götürüyorlar diye merak ediyordum meğerse Ukraynalılar duygularını hala çiçeklerle ifade ediyorlarmış. Her buketin farklı bir anlamı olduğu gibi Ukrayna’nın özgürlük kutlamalarını da açık hava çiçek festivali ile yapıyorlarmış. Ukrayna kültürünün o kadar içinde ki bu güzelim çiçekler..  Takılarında, çantalarında ya da Lviv sokaklarında her an görebileceğiniz bir gelin adayının üstündeki gelinlikte karşınıza çıkıverebiliyorlar.

image1.2

Rynok meydanında bulunan belediye binasına çıkıp şehri kuşbakışı izlemek istiyordum bugün. Yaklaşık 400 basamaktan oluşan bir kuleye sahip olan binanın iç kısmındaki idari katları geçip sizi yönlendiren oklar sayesinde bilet alım noktasına geliyorsunuz. Sonrasında ise başlıyorsunuz basamakları tırmanmaya. O kadar basamak çıkmak için değer mi derseniz, tercihtir. Bence değdi. Kuş bakışı şehir merkezini bu noktadan izlemek oldukça keyifli idi.

image2.2

Benim gibi düşünen onlarca insan da her gün bu basamakları çıkıp şehri seyrediyordu. Belediye binasının arka kısmında ise muazzam mimarisiyle Dormition Kilisesi var. 18.yy’ın ortalarında gotik mimariyle yapılan kilise yıkılıp 1749’da barok tarzında yeniden inşa ediliyor. Kilisenin göz alıcı ihtişamı ve giriş kapısının hemen üstünde yazan yazı oldukça etkileyiciydi.

“Soli Deo Honor Et Gloria” yani  “Zafer ve Gurur Yalnız Tanrınındır” yazıyordu Latince.

image3.2

İçerisini dolaştıktan sonra hemen yan tarafından yürüyüp bir bit pazarına ulaştım. Eski Sovyet dönemine ait bir sürü kitap, rozet, madalya, kalpak, afişler yok pahasına satılıyor burda.

Editörün notu:  Afişleri görmek isterim!

Beni çok heyecanlandıran bu eski pazarda Rus yapımı, içinde CCCB yazan bir otomatik kol saati aldım. Salladıkça zembereğin kendini kuracağını ve hala çalıştığını söyledi satan amca. Haklıydı. Ufak bir takılma yapıyordu ama Türkiye’ye döndüğümde verdiğim usta onu tıkır tıkır işler hale getirdi. Kendim için aldığım en özel hediye sanırım buydu Ukrayna’dan.

image4.3

Pazarın önündeki tramvay yolundan karşıya geçip tepedeki kiliseye çıkma şansınız da var.Kısa bir zaman ayırdığımız o kiliseden High Castle a gitmek için ayrıldık.

Bu kalenin adı saray tepesi olarak biliniyor ve  “Galiçya” – Volyn” devleti zamanlarında kurulmuş bir yerleşim noktası. Parkın adı tepede olduğu için “Yüksek Saray” olarak anılmış. Sarayın Parkı ise 1835 yılında kurulmuş. Tüm şehrin kuş bakışı görünümü bu tepeden mümkün. Ayrıca Yüksek Sarayın çıkış yolu ise yemyeşil bir ormanın içinde düzenlenmiş merdivenlerden. Buraya ulaşmak için 123 metreden biraz fazla yukarı çıkmak gerekiyor.

İnişte yol kenarındaki küçük restaurantta aramadan bulduğum “Komünist Kola-KVAS” ile karşılaştım.  Rus tarihinde oldukça eski bir içecek olan Kvas; Petro zamanında herkesin içtiği 19. yy da ise köylülerin içtiği arpa, çavdar ya da bayat ekmekten mayalandırılan bir içecek.

image5.3

Lviv şehir merkezine indiğimde yemek yemek için “Gasova Lampa”yı tercih ettim. Lviv’de iki eczacı ham petrolden gaz elde edip daha sonra gaz lambasını icat ediyorlar.

“Gasova Lampa”nın girişinde lambayı bulan İgnatius Lukasrewicz ve Jan Zeg anısına sokakta üzerinde gaz lambası olan bir heykel ve üst kattaki pencereden sarkan bir heykel var. İçerisi ise onlarca gaz lambasının olduğu konsept mekanın yemekleri de oldukça lezzetli.

image6.3

Günün yorgunluğunu evde çay demleyerek atmanın keyfini sürdüm gece. Oldukça lezzetli çayları olan Ukraynalılar çayı bizim “çoban çayı”dediğimiz usülde demliyorlar. Tek demlik sıcak suya bir miktar çay koyarak yani.

12 EYLÜL 2017

Kahvaltıdan sonraki rotamız bugün Lychakiv mezarlığıydı. “İnsan neden bir mezarlığı görmek ister ki” diyebilirsiniz. Ama burası bir mezarlık değil adeta açık hava sanat galerisi. Hayatınızda birçok mezarlık görmüş olabilirsiniz. Sanat müzesi niteliğinde bir mezarlığı ise ilk defa göreceğinize eminim. Dönemin bir çok önemli ismini ve isimsiz kahramanlarını ağırlayan mezarlık sizi çok etkileyecek. İçindeki heykelleri ve ziyarete açık olması yüzlerce insan buraya akın ediyor. Lviv  Lychakiv mezarlığı şehir merkezine hem yakın hem uzak. Yani yürümeyi seviyorsanız, yürüyerek gitmenizi tavsiye ederim. Biz öyle yaptık.

image7

Yaklaşık 3 saat zaman geçirdiğimiz mezarlığın son kısmında ise Polonya ve Ukrayna askerlerine ait şehitlik var. Sessiz, sakin, huzurlu ve Ukraynalılar için kutsal olan bu mekanda bir mezarlıkta nasıl bu kadar zaman geçirdim sorusunu defalarca kendinize sorarken bulabilirsiniz. Ama gezdikçe bunun cevabını bulacaksınız. Nerdeyse günün büyük bir bölümünü buraya ayırdıktan sonra akşam üzeri yine şehrin tüm hareketliliğiyle iç içe sokaklarında dolaşırken artık bildik bir durak olan Beer Theatre’da geceyi sonlandırmaya karar verdik.

Ertesi gün geceyarısı Kiev’e yolculuğumuz vardı. Yolculuğun heyacanı ile son hazırlıklarımızı yaptık. Bu masal gibi şehirden ayrılıyor olma fikri şimdiden hepimizi rahatsız etmişti. Sovyet dönemine ait binaları, muazzam mimarisi ile katedralleri, gündüz sakin, akşamları ise capcanlı sokakları, birbirinden farklı konseptte cafeleri, gece hayatı ile bir masal şehrini andıran Lviv’den ayrılmak tahminimizden daha zor gelmişti. Kiev dönüşü yine buraya gelecek olmanın mutluluğu ile ertesi güne uyandık.

 13 EYLÜL 2017

Gecenin geç saatlerinde bineceğimiz treni beklerken hepimiz çok heyecanlıydık. 8 saatlik bir tren yolculuğu ile Kiev’e ulaşacaktım. Gelmeden aldığımız tren biletlerimizle gece  22:00’da olan trene binmek için kahve fabrikasının yan tarafından geçen 9 nolu tramvayı kullandık. Gara kadar götüren bu tramvay 2-3 grivna gibi ücretle kısa bir şehir turu yapmanızı da sağlıyor bu sayede.

Tren garı hem kalabalığı hem de ikiye ayrılmış beklen salonu ile beni şaşırtmıştı. Ücretsiz olan bekleme salonu oldukça kalabalık ve havasızdı. Diğer tarafta ise saati 10 grivna olan ücretli salon oldukça sakin, havadar ve içinde cafesi olan bir bölümdü. Adeta bir insan otoparkı yapmışlardı ve sen ücretini ödeyip orada park ediyordun. Sovyetlerden geriye kalan, yakın zamanda bile hala bağımsızlık mücadelesini sürdüren bu ülkede böyle çirkin bir görüntüyü görmek, mevcut kapital sistemin acımasızlığını bu coğrafyada hissetmek duygusal olarak beni rahatsız etmişti.

Peron kontrolünü yaptıktan sonra tren saatini bekledik. Kısa bir süre sonra da bilet kontrollerimiz yapılarak trenimize bindik. 8 saat sürecek yol için hazırlıklarımızı yapmış, çerezimizi ve biramızı hazırlamıştık. Trende içki içmenin yasak olduğunu söyleyen tabelalar var. Ama bunu kimsenin ciddiye almadığını trene bindikten sonra görebiliyorsunuz.

image8.2

Geceyarısı yolculuğu yapıyor olmak aslında sıkıcıydı. Nihayetinde bir doğu ekspresindeydim ve bu coğrafyayı tren ile geçerken izlemeyi çok isterdim. Karanlık gökyüzünü izlerken bir sonraki yolculuk rotasının Trans Sibirya olmasını hayal etmek kaçınılmazdı. 10 bin km’lik yolun yaklaşık 9 gün süren, 91 duraklı o muazzam yolculuğun hayali buradan başka nerede kurulabilirdi ki? Eski Komünist Rusya topraklarında, tren raylarının sesiyle karanlığı yararak ilerliyorduk.

Kompartman görevlisi hareket ettikten kısa bir süre sonra gelip çarşaf takımlarını bıraktı ve ne içmek istediğimizi sordu. Çay içecektik. Çünkü çay servisi yaptıkları o müthiş bardaklığı daha önce almış bir arkadaşımızla konuşmuş ve biz de almayı kafaya koymuştuk. Çaylarımız geldi. Bahsedildiği gibi inanılmaz nostaljik bir bardaktı. Gece bardakları toplamamıştı görevli. Sabah ise tekrar bir çay servisi yaptı. İnmemize dakikalar kala minik bir operasyonla bardağa sahip sahip oldum!

Nasıl olduğunu anlatmıyorum. Çünkü kim sahip olmak istiyorsa herkes kendi yöntemini geliştirmeli diye düşünüyorum. Benim için de hiç kolay olmadı emin olun.

image1.3

Gece boyunca trende içen, koridorda dolaşan, birbiriyle sohbet eden insanlar vardı. Bir masal yolculuğu yapıyor gibiydik. En çok tuvalet sırası beklemekten sıkılmıştık trende. Yoksa kendimizi eğlendirmemin bir çok yolu vardı trende. O anlardan birini de yol arkadaşım sevgili Evren Mörel böyle ölümsüzleştirdi.

image2.3

Unutulmaz bir geceden sonra Kiev’e uyandık…

14 EYLÜL 2017

Sabah 06:30 gibi Kiev tren garına indik. Oldukça büyük bir istasyon burası. Çıkış kapısına gidip ulaşımı en kolay taksi ile yapabileceğimize karar verip Uber ile aracımızı çağırdık. Kiev’de ulaşımı bu şekilde yapmanın kolaylık olduğunu söylemişti yakın zamanda burada bulunan arkadaşım. İlk kez kullandığımız bu ulaşım yöntemiyle çok rahat ettiğimizi söylemeliyim Kiev’de. Çünkü Kiev büyük bir metropol ve ulaşım bu şekilde çok kolay ve ucuz. Evimiz özgürlük meydanına çok yakın bir noktadaydı. Kapının önünde şoför bizi bıraktıktan sonra gene Lviv’de evimize çıkarken yaşadığımız o anlık tedirginliği yaşadık. Karanlık, eski, sessiz ve insanın içini ürperten bir Sovyet yapısıydı yine evimiz. Ev sahibinden anahtarı aldıktan sonra yerleşip dışarı çıkmak için gene can atıyordum. Hiç vakit kaybetmeden de Özgürlük Meydanı’na ulaştık.

Çeşitli etkinliklerin yapıldığı bu büyük meydan protestoların da yaşandığı bir ana alan. Şehrin birçok noktasına giden metro hatlarının da olduğu bu alanda sosyal yaşam oldukça hareketli.

image3.3

Meydanı takip eden ana caddede seyyar satıcılar, sokak müzisyenleri, dans eden şarkı söyleyen insanlar var. Hepsi birbirinden neşeli bu ortamda yürürken zorlanıyorsunuz. Kiev için planda bir hata yapmıştık ve bu sabah ve ertesi gün burada olabilecek kadar zamanımız olduğunu Lviv’den ayrılacağımız son akşam farketmiştik. O nedenle görmek istediğimiz noktalar çoktan belliydi ve biz günün ilk ışıklarıyla sokağa düştük. Özgürlük Meydanı’nın devamındaki caddeyi yol boyu yürüdükten sonra Taras Shevchenko parkına çevirdik haritamızı. Parkın adı Ukraynalı şair, sanatçı ,düşünür ve devrimci Taras Shevchenko’dan. İnsanın aklına ilk önce futbolcu olan Shevchenko gelse de Ukrayna halkının ulusal kahramanı ve milli önderi diyebiliriz onun için.

Ukraynalı kadınların Ruslara karşı başlattıkları kampanyada onun şiirini kullanmış, şairin Kateryna şiirindeki “ oh tatlı bakireler, aşık olun ama Ruslara değil” dizesiyle oldukça ilgi çekmişlerdi. Şairin heykelinin de bulunduğu bu parkta günü keyifle geçiren çiftler, aileler ve kendisiyle baş başa olan insanlar vardı.

image4.4

Parkın büyük caddeye Balkan yüzünde de şairin adını taşıyan, kıpkırmızı rengiyle insanı çarpan üniversite binası var.

Sonraki durağımız Golden Gate binasıydı. Ukrayna’nın giriş kapısı olan bu yapı artık şehrin merkezinde kalmış olsa da güzel bir anıt olarak insanları selamlıyor. iç kısmında gerçek kalıntıları olan yapının dışı sonradan inşa edilmiş.

image5.4

Yolumuzun devamında St. Sophia Katedrali vardı. Biz de yürümeye devam ettik. Daha uzaktan bile görüntüsüyle büyüleyen yapı 11. yy’a ait ve Kiev şehrinin sembollerinden. UNESCO Dünya Mirasına giren katedral 2007’den beri Ukrayna’nın 7 harikasından biri olarak kabul edildi oylamayla.

image6.4

Girişinde farklı ücret seçenekleri olan kilisenin Çan kulesinden muazzam bir manzara izleyebilirsiniz. İç kısımları ise göz alıcı güzellikte. 11 yy.dan günümüze kadar ulaşan fresklerin olağanüstü etkisini insanı izlerken farklı bir dünyaya götürüyor. Bu bölümlerde telefonla dahi fotoğraf çekmek yasak. Her noktada görevliler mevcut. Önce bu durumdan rahatsız oluyor hatta biraz da kızıyorsunuz ama sonra bu harika yapı ancak böyle korunabilirdi bu zamana kadar deyip onlara hak veriyorsunuz. İç kısımdaki restorasyon çalışmasından kaçak göçek çektiğim tek kare buydu.

image7.2

Yüzlerce ziyaretçinin olduğu mekandan ne zaman ayrıldık tam bilmiyorum ama bir masalın içine düşmüş gibiydim ve hiç çıkmak istemiyordum. Haritaya baktığımızda Kiev’in bir diğer sembolik yapısı St. Michael’a Golden Domed manastırına ne kadar yakın olduğumuzu gördük. Biraz yürüyünce Kubbesinin altın alaşımdan olduğunu duyduğum bu kilise bütün ihtişamıyla bana göz kırpıyordu pırıl pırıl parlayan kubbeleriyle.

image8.3

Sovyet dönemimde yıkılmış olmasına rağmen aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Ortodoks mimarisinin tipik bir yapısı olan kilisede insana huzur veren müthiş bir atmosfer vardı.

Kiliseden ayrıldıktan sonra Dinyeper ırmağının kıyısına inmeye karar verdik. Yokuş aşağı oldukça yürümek gerekiyordu bulunduğumuz noktadan. Tam o esnada yeşillik bir alan görüp oradan ırmak kıyısına inebiliriz belki deyip içinden geçmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız. Bu ormanlık alanın içinde uzanan merdivenler bizi ırmağın kıyısına kadar atıyordu. Hatta o kadar keyifli bir çıkış vardı ki, yolun sonunda heycanlanmamak elde değildi. Merdivenlerin sonunda bir alt geçite geliyorsun ve yaklaşık 30-40 metre mesafe yürüdüğün bu alt geçitin sonunda Dinyeper ırmağı görünüyor. Karanlıktan aydınlığa çıkarken bir TV ekranının içinden geçip nehire giriyor hissi uyandırıyor insanda bu geçit.

image9.2

Nehrin etrafında balıkçılar, manzarayı izleyenler, yatıp güneşin keyfini çıkaran insanlar var. Ayrıca nehrin üzerinde tekne turları düzenleniyor. Ben o turlara katılmadım. Kıyıdaki bir mekanda oturup biramı içmek ve ayaküstü orada yapılan seyyar yiyeceklerden atıştırmak bana daha keyifli geldi. Kıyıdaki seyyar yiyecekler bunca zamandır yediğimiz yemekler içinde en lezzetsiz olanlarıydı diyebilirim. Uzun bir süre bu manzarada dinlendikten sonra indiğimiz merdivenlerden tekrar yukarı çıkarak Marinissky Palace’a yürüdük. Buradan ayrılırken aklımda iniş yolunda karşılaştığım ırmağın ve güneşin tadını doyasıya yaşayan özgür Kiev kadını kalmıştı.

image10

Sarayın tadilatta olması nedeniyle yakından görme şansım olmadı. Ama yan tarafındaki park mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Çayınızı ya da kahvenizi alıp seyir noktasından Dinyeper ırmağına farklı bir açıdan kuşbakışı izleme fırsatı veriyor.

image1.4

Demir parmaklıkların arkasında kalan Sarayın bahanesiyle geldiğimiz bu parkta biraz dinlendikten sonra rotamızı Pechersk Larva’ya diğer adıyla “Mağaralar Manastırı”na çevirdik.

Birçok kiliseden oluşan, kompleks bir yer olan Mağaralar Manastırı; UNESCO Dünya Mirasları listede. 18 kilise var toplamda ve bunların 6 tanesi yerin altında. Slav Ortodoks Hristiyanlar için burasının ayrı bir önemi var. Çünkü burayı ziyaret ettiklerinde hacı mertebesine ulaşıyorlar. Manastırdaki mağaralar önceden rahiplerin inziva yerleri imiş. Şimdi turistten geçilmiyor. Yarım günden fazla zaman alabilecek ki bu bizim için çok fazla.

Haritamıza göre 1 km. uzaklıkta olan “Motherland” anıtı beni daha çok heyecanlandırıyordu ve bir an önce oraya gitmek için can atıyordum. Henüz yürümeye başlamıştık ki, heyacanımda ne kadar haklı olduğumu gördüm.

O kadar uzaktan bile bütün ihtişamıyla gökyüzüne uzanan Motherland anıtını görebiliyordum. Oraya doğru nasıl bir heyacan ile yürüdüğümü anlatmam zor.

Nazi-Sovyet savaşı anısına inşa edilen bu heykelin altında büyük bir savaş müzesi var. Stalingrad savaşının anısına 1967’de dikilen heykel, kendi kaidesi üstünde oturan en büyük heykel olma özelliğini taşıyor. 102 m. uzunluğundaki heykelin kaide metninin başlığında da “ANAVATAN ÇAĞIRIYOR “ yazıyor. Baktıkça insanda inanılmaz bir etki bırakan bu anıtı dakikalarca oturup izledim.

Basamaklardan yukarı çıkıp kaidenin dibinde oturdum. Savaş dönemine ait acılara atfedilmiş olması o anda dünya tarihinde bu büyük savaşı yeniden hatırlayıp insanlığın yaşadığı o acıları yeniden hissetmeme sebep oldu. Buraya ait en güzel fotoğrafımı da sevgili dostum Hüseyin Aldırmaz bana hediye etti.

image2.4

O büyük savaşın içinde yitirilen milyonlarca insan gibi küçük bir detayı ama bir o kadar büyük bir inancın tanığıydım.

15 EYLÜL 2017

Bu sabah evden ayrılmamız gerekiyordu. Eşyalarımız toplayıp garda emanete vermek ve gece tren saatimize kadar yine şehri dolaşmak en mantıklı olandı bizim için. Kiev tren garında gece 24:00 a kadar emanet bırakabileceğiniz şifreli dolaplar var. Valizi içine yerleştirdikten sonra kapağın iç kısmında 1 harf ve 3 takamdan oluşan şifrenizi oluşturup, jetonu atıp kapağı sıkıca kapatıyorsunuz. Oldukça güvenli olan bu dolapları açmak için şifreyi çevirmeniz yeterli.

image3.4

Akşama kadar hatırı sayılır bir zaman vardı önümüzde. Görmezseniz olmaz demeyeceğim küçük bir Puşkin müzesi olduğunu okumuştum Kiev’de. Hatırımı kurmayan dostlarım benim için orayı da bulmaya çalıştı. Oldukça sapa yollardan geçip geldiğimiz yer minik bir evdi.

Bir koleksiyonerin oluşturduğu müze tahminimden daha basitti.

Birçok kişi Puşkin ile “Yüzbaşının Kızı “ kitabıyla tanışmıştır sanırım. Ben ilk olarak yaşadıklarını, duygularını, acılarını, özlemlerini ve  iç karmaşasını olduğu gibi yansıttığı “Gizli Günce” adlı hatıratıyla tanıştım. Romantik bir düelloda değil de ilkel duygularının esiri olan biri olarak bu hayattan o kadar basit ayrılmasını kabullenememiştim hatta okurken. Şimdi yaşamındaki en özel anılarını kaleme alan bu efsane yazarın el yazısıyla burada karşılaşacak olmak beni heyecanlandırdı.

İçerideki koleksiyonda onun kotları, mektupları, çizimleri vardı. Müzedeki can sıkıcı bir diğer nokta da açıklamaların sadece Kiril alfabesi ile olması.

image4.5

Ekipteki  dostum Evren Mörel’in görmek istediği bir kalmıştı. Ulusal Havacılık Müzesi. Şehrin oldukça dış kısmında bulunan bu müze taksi ile gidildiğinde çok kolay bir ulaşıma sahip. Uçaklara ilginiz varsa Dünya savaşında kullanılan uçaklardan günümüze kadar olan birçok uçağı burada yakından görme şansınız var. İlgim olmamasına rağmen benim bile çok eğlendiğim ve merakla izlediğim bir yerdi burası.

image5.5

Gün içerisinde onlarca ziyaretçisi olan müzenin en çok eğlenen ziyaretçileri ise çocuklardı. Büyük bir hayranlıkla izleyip ortamın coşkusunu yaşıyorlardı.

Kiev’den ayrılmadan önce yapmamız gereken son bir şey kalmıştı; Kiev tavuğu yemek. Bunun için Kiev’in en şık restaurantlarımdan biri olan Pervak’ı seçtim. Seyahat bloglarında önünüze çıkacak ilk mekanlardan biri burası. Özellikle de Kiev tavuğu yemek için önerilenler arasında. Tren saatimize kadar burayı araya sıkıştırıp tavuk aklımızda kalacağına midemizde kalsın diyerek havacılık müzesinden yine taksiyle restorana geldik.

 

IMG_B3A5C44DF7C5-1

İçeriye adım atar atmaz inanılmaz bir ambiyansın içine düştük. Yerel kıyafetiyle garson kızlar, çalan müzikler… Detaylardaki inceliklerden gözlerimizi alamadık.

Tavukla beraber kızarmış sebze önerisinde bulunan garsonu dinleyip siparişimizi verdik. Küçük ikramlarla masayı renklendiren garsonun devamlı başınızda bekliyor olması insana biraz garip geliyor ama rahatsız edici değil asla.

“Tavuk gözünüze küçük gelmesin, oldukça doyurucu.”diye okumuştum birçok yerde gelmeden önce. Haklılarmış.

image7.3

Gördüğünüz gibi “Hakikaten bununla nasıl karnım doyacak?” diye düşünmenize sevap olacak kadar sade bir tabak değil mi? Ama inanın yetiyor. Yanında iki özel sosla ikram edilen budun nasıl içine girip de marine etmişler hala anlayamadım. Ama yemek konusunda hiç bu kadar detayı düşünmeyen biri olarak söylüyorum, tek kelimeyle nefis bir lezzet!

Karnı doyanın gözü yolda olurmuş hesabı yemekten sonra salına salına Kiev sokaklarında dolandık. Kiev’den bu koşa zaman zarfında aklında ne kaldı derseniz?

Devasa metro istasyonları, muazzam opera ve tiyatro binaları, sanki küçük bir ormanı andıran parkları, UNESCO Dünya Mirasında olan masal gibi kiliseleri, koca bir Dünya savaşının devasa duruşuyla anlatıcısı Motherland heykelinin büyüsü ve elbette ayrılırken taşı damağımda kalan Kiev tavuğunun lezzeti kaldı.

Gece yarısına kadar olan zamanın az bir kısmı kalmıştı ve biz bu son saatleri Özgürlük Meydanında geçirdik. Sonra da ten garına doğru yola koyulduk. Kiev ten garında bir sürü tren hattının güzergahını gösteren boardın karşısından biz de dakikalarca dikilip tren saatimizi ve peronumuzu görmeye çalıştık.

image8.4

Artık dönüş yolundaydık ve yine gece yolculuğu yapıp sabah erkenden son bir kez daha Lviv’de olacak o masalsı şehirde kahvemizi içip akşamüstü İstanbul’da olacaktık.

 16 EYLÜL 2017

Sabah 06:30 gibi tekrar Lviv’deydik. O saatte ne açık bir mekan vardı ne de eşyaları yanımızda taşıma şansımız. Kiev’de olduğu gibi burada da iner inmez emanete bıraktık eşyalarımızı. Sonrasında da yine 9 nolu tramvay ile Rynok meydanına gittik.

Elbette hiçbir yer açık değildi. Devamlı çay ve poğaça aldığımız büfeden kahvaltılıklarımızı aldıktan sonra yağmurlu Lviv sabahında ısınmak için kendimi Bernardine Kilisesine attım. Sabah sabah içeride yine muazzam bir ayine denk geldim.

Hava yavaş yavaş ısınmaya ve sokaklar canlanmaya başladığında Rynok Meydanındaki kahve fabrikasına uğrayıp keyifle son kahvemizi içmenin tadını çıkardım. 8-9 gün boyunca bu coğrafyada yol yapmanın,insanları ve kültürü ile iç içe olmanın etkisiyle hepimiz mutsuzduk buradan ayrılıyor olmaktan.

Sovyet döneminden kalma yapıları, katedralleri, birbirinden farklı konsept cafeleri, eğlenceli gece hayatı, sokak müzisyenleri, inanılmaz lezzetli yemekleri ve birası ile masalsı şehir Lviv’den hayal ettiğimin çok ötesinde keyif aldım.Yağmurlu bir günde Lviv’den ayrılıyordum bu ülkeden ama bana bıraktığı anılar sıcacıktı ve hepsi hafızamda en özel yerini çoktan almıştı.

Benim cebimdeki yol hikayemden bunlar döküldü yazıya. Siz de kendi yol hikayenizi cebinizde toplamak için bir an evvel yola çıkın.

Son söz:

Lviv anlatılarak ne kadar yaşanır derseniz, yaşanmaz.

Gidin…görün…

Ve

JUST LVİV İT!

21743058_10155923309874238_5665490123779137101_n

 

Yazar: Bora - Sayfa Yöneticisi

Sovietgallery.com ve sovyetgunlukleri.blog'un kurucusu. Az tüketir, çok gezer!

One thought on “LVIV-KIEV”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s