BUDAPEŞTE

„Tuna’nın Nazlı Şehri”

Didem Bulut’un gözünden; 

Hayatım boyunca hiç de aklıma gelmeyen bir şehirdi Budapeşte. Duysam da hiç önemsememiş gezi planlarıma hiç almamıştım. Ne çok severim oysa ki ben gezmeyi farklı şehirler farklı kültürler keşfetmeyi. Tanışma ihtimalim hiç olmayan insanlarla bir günde dost olup aynı masada saatlerce sohbet etmeyi birlikte kocaman kahkahalar atmayı.

Büyülü Budapeşte günlerim hiç beklemediğim bir anda gelen kısa süreli iş gezisi sayesinde başladı. Yeni bir ülke keşfetmenin heyecanı ile içimde kelebeklerin havalandığı anlarda hava alanında ismim yazılı kartonla şirketin şoförü karşılıyordu beni. O benim dediğinde hem hayran hem de şaşırmış seslenişi bende gurur mutluluk ve utancın karışımı bir duyguyla yankılanmıştı. Büyülü Budapeşte günlerim işte bu şartlarda kendimi İngiliz asilzadeler gibi hissetmemi sağlayan tam takım giyinmiş ve beyaz eldivenleri ile nazikçe arabanın kapısını açarak Budapeşte’ye hoş geldiniz diyen bu kibar beyefendi ile başladı. Yol boyunca bana hem etrafı anlatıp hem de nezaketini ve seviyesini bozmadan nereden geldiğimi, daha önce Macaristan’da bulunup bulunmadığımı sorup otelime yine bir asilzade edasıyla girişimi sağladı. Büyü çoktan başlamıştı. Yoğun çalışma günlerim başlamadan önümde şehri tanıyacağım kocaman bir hafta sonum vardı. Ancak sıcacık Mersin’den geliyordum ve o günlerde geceleri -7 derece olan bu şehirde karlar arasında nasıl gezeceğime dair bir fikrim yoktu. Gezgin ruhum tabii ki otelde oturmama izin vermedi ve donsam da gezerim modu ile akşamüstü şehrin sokaklarına attım kendimi.

Budapeşte, Tuna nehri ile Buda ve Peşte bölgeleri olmak üzere iki bölüme ayrılmakta ve bu bölümler 9 muhteşem köprü ile birbirine bağlanmaktadır. Buda kısmı tarihi dokusu ile muhteşem bir güzellik sergilemekle. Buda yakası Peşte yakasına nazaran sakin ve daha derli toplu ve bu yakadan nazlanan Tuna’yı seyretmek harika. Peşte kısmı eğlence, modernlik ve tarihin iç içe olması nedeniyle beni daha fazla büyüledi.

İlk durağım Peşte bölgesinde otelime çok yakın olan Szent Istvan Basilika oldu. Muhteşem asaleti ile peri masallarındaki şatoları andıran bu yapı şehrin büyülü yapılarından sadece bir tanesiydi. Basilikanın içinde ve çevresinde attığım turun ardından acıktığımı hissettiğimde Macaristan mutfağına ait bir şeyler bulma isteği ile etrafta yürümeye başlamıştım ki Buso Bistro ile karşılaştım.

Beş altı masanın yer aldığı duvarları Macar geleneksel malzemeleri ile süslü bu restoranda Gulaş çorbası, Macar tarzı balık çorbası ve çeşitli ev yemeklerini bulmanız mümkün. Ben dolaşırken akşamüstü serinliği ile -1 dereceye düşen hava sonrasında baharatı ile içimi ısıtan gulaş çorbası muhteşem gelmişti o akşam. Aynı sokakta yine ünlü bir Macar yemeği olan “Langoş” yapan küçücük bir kafe de olduğunu hatırlatayım. Uğramadan ve bu lezzeti de tatmadan geçmeyin derim.

İş seyahatim için Budapeşte’de kaldığım bir haftalık süre içerisinde her fırsatta şehrin ara sokaklarında dolaşırken ve binaların duvarlarına dokunurken buldum kendimi. Peri masalında gibi hissettiğiniz her bir binanın sizi durdurup kendi hikayesini anlatmak istediği tonlarca tarihi bina ve şehrin muhteşem dokusu sizi adeta büyülüyor. Sadece şehrin dokusu değil Tuna nehri içinde yaptığınız turda karşınıza çıkacak olan Margit adası da bambaşka bir dünyanın kapılarının aralanması sanki. Tur teknesi ile yanaştığımız kıyıdan ilk ulaştığım parkta yer alan havuzda muhteşem müzikler eşliğinde gerçekleştirilen su gösterileri, peri masalında gibi hissettiren alabildiğine yeşil ormanlık alan hala gözlerimin önünden gitmiyor. Kendinizi büyülü ormanın içinde muhteşem bir ağacın altında huzur bulurken görmek istiyorsanız Margit adasına bir uğrayın derim. Ben seçtiğim kocaman bir ağacın altında hayallere daldığımda “Alice harikalar diyarında” masalı canlanmıştı kafamda.  Margit adasında bisiklet kiralayabileceğiniz alanlar ve adanın tadını çıkartabileceğiniz muhteşem yürüyüş parkurları da bulunmakta.

Tuna Nehri kıyısında demir ayakkabılardan oluşan uzun bir hüzün size selam da vermekte. Nazi tarafından Ikinci Dünya Savaşında nehir kıyısında ayakkabıları çıkartılarak vurulan ve nehre atılanlar anısına yapılmış bu ayakkabılar.

Tekrar şehre döndüğümde aklımdan geçen ve bunu birçok kez deneyimlediğim olaysa şehrin güzelliklerinin gerçekten gizli olduğu hiç ummadığım bir kapının ardından muhteşem bir gizli bahçeye, barlar sokağına ya da karavan kafelere ulaşıyor olmamdı. Bilmeyen ya da daha önce şehirle ilgili bilgi almamış birinin asla bulamayacağı ama o kapı açıldığında karşınıza çıkanların sizi hayrete bırakacağı birçok yeri gezme ve muhteşem lezzetler tatma şansına sahip olduğum için hep çok şanslı olduğumu düşündüğüm bu şehirden ayrılmam hiç kolay olmadı. Ama o kadar çok emindim ki en kısa sürede tekrar oraya dönüp kendimi şehrin büyüsünde yeniden kaybedeceğime…

Herkese sevgiler..

Didem Bulut, 2018.

Yazar: Bora - Sayfa Yöneticisi

Sovietgallery.com ve sovyetgunlukleri.blog'un kurucusu. Az tüketir, çok gezer!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s