LVIV-KIEV

“Just Lviv It!”

Selcan Erdinç’in gözünden Lviv ve Kiev

21462725_10155902875134238_5317321962864036317_n

 

Nisan ayında yaptığım Küba seyahatinden sonra yakın zamanda yeni bir yurt dışı seyahati planlamamıştım.Tıpkı Küba’da olduğu gibi bu sefer de Ukrayna seyahati planlamış olan arkadaşlarımla sohbet ederken “hadi sen de gel!” oldu ve farkına bile varmadan kendimi Ukrayna seyahat planını yaparken buldum.

3 kişi çıkmayı planladığımız yolculuğumuz Lviv-Kiev hattında olacaktı ve 8 gün bizim için azımsanamayacak bir zamandı. Küba’nın kıpır kıpır, insanı sarıp sarmalayan, sıcacık havasından sonra, eski Sovyetlerin bir parçası olan bu ülkeyi ve bizde yaratacağı etkiyi çok merak ediyordum. Seyahat tarihinden 2 ay önce uçak biletlerimizi ve kalacağımız yerlerin rezervasyonunu yaptık.Otelde kalmak yerine gittiğimiz coğrafyanın dokusunu daha derinden hissedebilmek için Küba’da yaptığımız gibi yerel halkın kiraladığı evlerde kalacak şekilde oluşturduk konaklama planımızı. Gideceğimiz noktalar, görmek istediğimiz yapılar ve yiyeceğimiz yemeklere kadar bir ön çalışma yaptık. Herkes kendi notlarını alıyordu ve artık sadece uçağa binip Lviv’e gitmek kalıyordu bize.

Cebimdeki yol hikayem böyle başladı…

9 Eylül saat 15:00 da İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan kalkan uçağımız 16:45 gibi Lviv havaalanındaydı. Sevimli, küçük bir yerdi. Ama aynı şeyi personeli için söylemek biraz zor. Şehir efsanesi gibi anlatılan soğuk ifadeli, sert duruşlu, gülümsemeyen Slav insanıyla ilk karşılaşma benim için çok farklı oldu. Yeşil pasaportunuz varsa sıkıntı yaşamadan hatta ufak da bir tebessüm ile kontrol noktasından geçiyorsunuz. Ama eğer ülkeye nüfus cüzdanınız ile giriş yapacaksanız sizi bir odaya alıp neden geldiğinizi, ne zaman döneceğinizi, otel rezervasyon ve varsa tren biletlerinizi, üzerinizde ne kadar para olduğunu sorup belgelemenizi istiyorlar. Bu nedenle bütün işlemlerinizin çıktısının elinizde olması önemli.

Bizimkiler sorgu alanındayken ben erken çıkıp ortalığa bakmak istedim. O sorada çıkış kapısına yönelmişim farkında olmadan. Geri dönüp bagajlarımı almak istedim. Tam da o sırada hiç alışık olmadığım ve oldukça sert bulduğum Rusça ile karşı karşıya kaldım. Bagajımı henüz almadığımı ve dönüp almak istediğimi söyledim. “Çizgiyi geçtin, dönemezsiniz. Bagajın için git danışmayla görüş!” dedi bana rusçanın sert vurgusunu içeren ingilizcesiyle. Sonra da arkasını dönüp uzaklaştı yanımdan. Çaresiz dışarı çıktım. Nasıl olsa bizimkiler beni göremeyince bagajımı alıp çıkacaklardı. Telefonumda kullanmak için lokal hat bakınmaya başladım havaalanında. Elinizi sallasanız bir Türk’e çarpma durumunu duymuştum gitmeden. Gerçekten de öyleydi. Kart için bakınırken bir Türk ailenin konuşmalarını farkettim. Nereden kart alabileceğimi sorduğum bey,” Biz şimdi ayrılıyoruz. Alın benim hattımı kullanın.” dedi ve kartını bana bıraktı. Lvivdeki ilk dakikalar keyifli başlamıştı. Sonrasında da böyle olacağına inanıyordum. Ekip arkadaşlarım da kapından çıkınca onlara bu minik diyaloğu anlattım. Şanslı bir veled olduğumu söyleyip güldü ikisi de. Sonra onlar için de hat bakmaya başladık. Havaalanın içinde hat satılan minik bir yer büfe var. 100 grivnaya yani yaklaşık 14 TL gibi bir ücrete 10 GB internet paketi olan bir hat alabiliyorsunuz. Seyahatiniz boyunca yaşadığınız tüm eğlenceli anlatımdaysa doya sevdiklerinizle paylaşmak istiyorsanız oldukça yeterli olacak bir paket.

Havaalanı çıkışında farklı şekillerde şehir merkezine ulaşım var. Biz otobüsü tercih ettik. 9 numaralı otobüsler sizi şehrin merkezine kadar 2 grivnaya götürüyor. Havaalanında para bozdururken fazla bozmayın Türk parasının nadir değerli olduğu ülkelerden biri Ukrayna. Üniversite binasının önünde otobüsten indik.

Lviv İvan Franko Ulusal Üniversitesi 1661 yılında kurulan ve hala eğitime devam eden Doğu Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri.

image1Haritaya baktığımızda eve 500 m. gibi bir mesafedeydik. 10-15 dk. Sonra ise evimizin kapısındaydık. Ev sahibinin tahmini saate göre gelmesini beklerken orta yaşlı bir adam bizi ısrarla yan binaya sokmaya çalıştı. İngilizce bilmiyordu ama konuşmalarından yan binanın hostel olduğunu anlamıştık. Derdimizi anlatamayınca içeriden çıkan genç bir çocuğa evimizin burası olduğunu ve mümkünse ev sahibini arayıp haber vermesini rica ettim elimdeki kağıtta bulunan numarayı uzatarak.

Kısa bir süre sonra ev sahibimiz köşede göründü. Eski Sovyetlerden kalmış, basamakları gacır gucur öten, Rus mimarisinin ruhunu yansıtan, inanılmaz etkileyici ama bir o kadar da ürkütücü evin basamaklarını çıkarken farklı bir dünyaya minik adımlar atıyor olmanın heyecanını yaşıyordum. Herhangi bir durumda kendisine ulaşabilmek için kullanacağımız iletişim bilgilerinin olduğu kağıdı ve kabaca evi gösterdikten sonra evden ayrıldı ev sahibimiz. Biz de zaten bir an önce eşyalarımızı bırakıp Lviv sokaklarına kendimizi atmanın derdindeydik.

Dışarı çıkıp Rynok Meydanını bulduk. Bu meydan 500 yıldır şehrin ticari, politik ve kültürel merkezi. Almanya’nın ortaçağ şehir merkezlerini andıran meydanın her köşesinde inanılmaz mimari yapılar var. Meydana ulaştığımızda ‘Tarım Festivali’ vardı ve bu kapsamda yapılan eğlencenin içine düşmüştük. Sokak müzisyenlerinden sonra sahnede olağanüstü müzikler yapan grupların büyüsüne kapıldık. Konser alanının yanında daha önce hakkında giden arkadaşlarımdan fikir Sahibi olduğum Atlas Restaurantı gördüm. Meydana bakan ve çok güzel dekore edilmiş bu mekan oldukça şık, makul fiyatlı ve lezzetli yemeklere sahip. Meşhur Borsh çorbasını ve leziz çaylarını mutlaka için burada. Tatlıları muazzamdı, deneyin. Sonraki günlerde fırsat buldukça uğradık gördüğünüz bu mekana.

Menü hem Kril hem İngilizce geliyor. Daha önce burayı deneyimlemiş kişilerin paylaştığı fotoğrafları gösterip de yemek isteyebilirsiniz ki ben öyle yaptım. Garipsemiyor. Kısıtlı bir ortak dil paylaşımının olduğu şehirde bu duruma alışık olduklarını gün geçtikçe anladım. Akşam yemeğinden sonra evimize döndük.

 

image4

 10 Eylül 2017 – Ertesi Gün

Sabahın erken saatlerinde uyanıp eve yakın olan noktalarla şehri gezmeye başladık. Ufak bir pazar yeri arıyordum. Pazar yerine ulaşmaya çalışırken St. Andrew Church Bernardine Manastırına geldik. Lviv Bernardino Soborna Meydan’ına yapılmış görkemli ve eski döneme ait bu kiliseyi görmeden geçmeyin. İhtişamı ile Orta Avrupa’nın bütün izlerini bugüne aktaran kilisede benim girdiğim saatlerde ayin yapılıyordu ve bu Katolik manastırın ön kısmında bulunan haçın önünden gelip geçerken insanlar dua ediyordu.

image5Pazar yeri kilisenin hemen karşısında ufak bir yerdi. Giriş kısmında nefis lezzetli poğaçaları olan büfeden çayımı da alıp sabah kahvaltımı bir bankın üstünde oturarak yaptım. Kilisenin yanındaki yol gene bizi Rynok Meydanına götürüyordu. Görmek istediğimiz birçok noktanın bu meydanın etrafında konumlandığını bildiğimiz için sokaklara daldık.

Önce birbirinden inanılmaz, çikolata ile yapılmış sanat eserlerini görebileceğiniz hatta tadabileceğiniz ve alabileceğiz çikolata fabrikasını sonra da kahve fabrikasını gezdik. İç kısımlarında hediyelik eşya bölümlerinin olduğu ve tüm ziyaretçilerin akın etttiği bu iki yerden çıkmak istemiyor insan. Birinde çikolata kokusu diğerinde ise kahve kokusu insanın başını döndürüyor.

image6Her katında ayrı keyif alacağınız çikolata fabrikasının en üst katına kadar çıkıp oradan şehri izlemeyi unutmayın. Az ötedeki kahve fabrikası da kahve müptelaları için baş döndürücü olacaktır.

Lviv’de çok fazla konsept Cafe var. Bizim de listemizde bunların içinde en özel olanlarından biri “Dim Legend” vardı. Cafenin her katında farklı bir konsept ile karşılaşıyorsunuz ve en üst katında bulunan arabaya binmek için dakikalarca beklediğimizi söylemeliyim. Oldukça kalabalık olan bu mekanda babaannem için hatıra fotoğrafı çektirip ayrılmak bana daha cazip geldi.

Dim Legend’ın karşısında oldukça sakin olan bir yere girip birşeyler atıştırmak için oturduk. Tabi başımıza geleceklerden habersizdik. Masaya oturur oturmaz “Şalom” diye karşıladı bizi garson. Bir yahudi mekanındaydık. Selamlaştıktan sonra menüyü getirdi ve adının Yula olduğunu, herhangi bir istekte bulunmak için onu çağırmamızı söyleyerek ayrıldı. Menü bir gazete formundaydı ve üzerinde Yahudili kültürü üzerine yazılar vardı.  2 şakşuka, 2 bira ve 1 salatadan oluşan siparişi verdim.

image8Daha yemekler masaya gelmeden Yula elinde bir ibrik, kolunda havlu ve büyük bir bakır kapla yanımıza geldi. Şakındık. Adetlerine göre yemeklerden önce elleri yıkadıklarını söyleyip ibriği uzattı ve masada sırayla ellerimizi yıkadı.

image9

Arkasından yemeğimiz masaya geldi. Menemene benzeyen güzel bir tattı şakşuka yemeği. Hem dinlenip, hem sohbet ettikten sonra hesabı istedik kalkmak için. İşte asıl eğlence o zaman başladı. Hesabın olmadığını ve masada bulunan her şeyi birlikte pazarlık ederek fiyat belirleyeceğimizi söyledi bana. Buna benzer bir usule Fas’da rastlamıştım geçen sene. Aldığın ürün için karşılıklı fiyat verip kağıda yazıyor, orta noktada bulununcaya kadar karşındakinin verdiği fiyatın üstünü çiziyordun. Anlaştığında da el sıkışıyordun. Eğer pazarlık gittikten sonra almaktan vazgeçersen Fas’da çok ciddi bir tepki ile karşılaşıyorsun. O nedenle alacağın fiyatı vermek önemli bu pazarlık şeklinde. Burada da bunu yemeğimiz için yapacaktım. Masadaki dostlarım şaşkındı. Bir taraftan da çok eğleniyorduk. Pekala dedim ve Yula ile diyalog şöyle devam etti:

Yula: Masadaki herşey için 2500 grivna istiyorum.(Bu Ukrayna için oldukça fazla bir rakamdı.)

Ben: Hepsi için 500 grivna veriyorum.

Y: Yok, hayır! Çok az. Pazarlığa devam etmem için bana birşey vermelisin. Hatıra olacak bu.

B: Türk parası olur mu?

Y: Olur. (5 TL uzattım ve sevinerek aldı.)

B: Peki sen bana ne vereceksin?!

(Bunu beklemiyordu ve güldü. Biraz bekle diyerek içeriye gitti ve 3 tane shot bardağı ile geri döndü. Gerçekten nefis bir tadı olan içkileri içip gülüyorduk. Bir taraftan da pazarlık devam ediyordu.)

Y: Sana şöyle bir teklifim var. Eğer dans etmeyi kabul edersen 1200 grivnaya anlaşırız seninle.

B: Dans mı? Emin misin?

Y: Evet dans. Düşünmem için sana 2 dk. veriyorum!…

Dedi ve gitti. Biz o kadar çok gülüyor ve eğleniyorduk ki dans etsem ne olur etmesem ne olur noktasındaydım. Bizimkilere en son vereceğim fiyatı söyledim ve mutabık olduk. Geriye sadece dans etmem kalmıştı ve Yula’yı çağırdım.

B: Dans etmeyi kabul ediyorum ama sana 900 grivna veririm ve bu son fiyatım! dedim.

O da gülüyordu ve şaşkındı da. Tamam deyip pazarlığımızı bitirince masalardaki diğer insanların bakışları arasında Ankara’nın bağlarını oynarken arkadaşlarım gülmekten katılıyor, videoya alıyor, ben de gülmekten oynayamıyordum. Diğer masadakileri söylemiyorum bile…

Alkışımı alıp tam yerime oturacakken beni elimden tuttuğu gibi cafenin içine götürdü. Kapının önünde duran raftan bir hediye seçmemi istedi. Daha da şaşkındım. Eğlence devam ediyordu. Seçtiğim fincanı küçük bulup bana el yapımı bir şarap hediye etti. Gülerek ayrıldık birbirimizden. Hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum.

Sonradan evde hatıra olsun diye aldığımız menüye tekrar bakarken farkettik ki, Lviv’deki tek “priceless” yani fiyatsız mekanmış burası. Adamlar yazmış ama biz dikkat edip okumamışız menüyü.

image1

İşte bahsi geçen mekan ve beni oldukça zorlayan sevgili Yula. Olur da bu eğlenceli tecrübeyi yaşamak isterseniz siz daha sıkı pazarlık yapın .

Yemeğin üstüne opera binasını görmek iyi gelir deyip yolumuzu oraya çevirdik. Lviv Opera Binası şehrin sembollerinden bir tanesi. 1901 yılında Neo-Rönesans tarzında inşa edilen Lviv Opera Binası,  Avrupa’nın en güzel operalarından ve Lviv’in mimari mücevherlerinden biri.

image2

760 yıllık bir şehir olan Lviv için söylenebilecek en başlıca şeyler kültür, sanat ve tarih kokan bir şehir olduğu bence. Opera binasına saat 17:00’den sonra bilet alıp girebiliyorsunuz. Benim şansıma içeride opera provası yapılıyordu ve gerek iç kısmı gerekse de provayı izlemek beni büyüledi. Burası da opera binasının girişinde karşılaştığınız muazzam ambiyans.
image3
Akşama doğru Pravda Beer Theatre’a gittik. Pravda rusçada “gerçek” anlamını taşıyor. Pravda Beer Theatre ismi işte bu “gerçek” ten yola çıkmış ve şu anda Pravda birasını dünya çapında tanıtılmasını ve Pravda birası aracılığıyla Lviv ve Ukrayna’nın dünya çapında tanınmasını sağlamış. Ukrayna, Belçika, Çek Cumhuriyeti ve ABD’den gelen en iyi bira uzmanları Pravda’da en iyi birayı üretmek üzere toplanmışlar. Burada gelip biranın yapım aşamasında bir izleyici olarak, musluk veya şişeden çeşitli taze bira çeşitlerini tadabilirsiniz. Ama burası sadece birası ile değil kendi bünyesinde gerçekleştirdikleri bando orkestrası ile de çok iddialı. Akşam 19:00 ve 22:00 arası program yapan PRAVDA orkestrasını dinlerken müziğe doyacaksınız. Burası sadece bira fabrikası değil aynı zamanda Lviv gece hayatının kalbinin attığı yerlerden bir tanesi.
image4.2

Erken gelip yerinizi almazsanız içeri girmek için epey sıra beklemeniz gerekebilir. Aklınızda olsun. Gecenin ilerleyen saatlerinde Lviv gece hayatı denince ilk akla gelen, uğranmalı gereken sado-mazo konseptli Masoch Cafe’ye gittik. Alman kökenli ve Lviv de doğup büyümüş Mazoşizmin isim babası Leopold Ritten Von Masoch’a atfedilmiş bir cafe burası.

image5.2

Öyle çok abartı şeyler beklemeyin ama fikir ve uygulama olarak gayet keyifli. Mekandaki erotik eğlenceler yazarın kitaplarının yanından geçmese de ilgi çekici geliyor. Hesap topuklu ayakkabı, sütyen gibi şeylerin içinde geliyor. Arada kendinizi kırbaçlatmak isterseniz ortaya çıkıp diz çöküp garsonun şefkatli kollarına kendinizi bırakabilirsiniz. Bu arada öyle yalandan vuruyormuş gibi yapmıyorlar, gerçekten kırbaçlıyorlar ya da vücudunuza mum damlatıyorlar. Bu eğlencelerin karşılıklı diyalog üzerinden yürüyen bir şiddeti var. Ne kadar dayanabileceğimize onu ikna etmek ise size kalmış.

image6.2

 11 EYLÜL 2017   

Şehrin her yerinde neden bu kadar çok çiçek satılıyor ve insanlar bu çiçekleri her sabah kimlere götürüyorlar diye merak ediyordum meğerse Ukraynalılar duygularını hala çiçeklerle ifade ediyorlarmış. Her buketin farklı bir anlamı olduğu gibi Ukrayna’nın özgürlük kutlamalarını da açık hava çiçek festivali ile yapıyorlarmış. Ukrayna kültürünün o kadar içinde ki bu güzelim çiçekler..  Takılarında, çantalarında ya da Lviv sokaklarında her an görebileceğiniz bir gelin adayının üstündeki gelinlikte karşınıza çıkıverebiliyorlar.

image1.2

Rynok meydanında bulunan belediye binasına çıkıp şehri kuşbakışı izlemek istiyordum bugün. Yaklaşık 400 basamaktan oluşan bir kuleye sahip olan binanın iç kısmındaki idari katları geçip sizi yönlendiren oklar sayesinde bilet alım noktasına geliyorsunuz. Sonrasında ise başlıyorsunuz basamakları tırmanmaya. O kadar basamak çıkmak için değer mi derseniz, tercihtir. Bence değdi. Kuş bakışı şehir merkezini bu noktadan izlemek oldukça keyifli idi.

image2.2

Benim gibi düşünen onlarca insan da her gün bu basamakları çıkıp şehri seyrediyordu. Belediye binasının arka kısmında ise muazzam mimarisiyle Dormition Kilisesi var. 18.yy’ın ortalarında gotik mimariyle yapılan kilise yıkılıp 1749’da barok tarzında yeniden inşa ediliyor. Kilisenin göz alıcı ihtişamı ve giriş kapısının hemen üstünde yazan yazı oldukça etkileyiciydi.

“Soli Deo Honor Et Gloria” yani  “Zafer ve Gurur Yalnız Tanrınındır” yazıyordu Latince.

image3.2

İçerisini dolaştıktan sonra hemen yan tarafından yürüyüp bir bit pazarına ulaştım. Eski Sovyet dönemine ait bir sürü kitap, rozet, madalya, kalpak, afişler yok pahasına satılıyor burda.

Editörün notu:  Afişleri görmek isterim!

Beni çok heyecanlandıran bu eski pazarda Rus yapımı, içinde CCCB yazan bir otomatik kol saati aldım. Salladıkça zembereğin kendini kuracağını ve hala çalıştığını söyledi satan amca. Haklıydı. Ufak bir takılma yapıyordu ama Türkiye’ye döndüğümde verdiğim usta onu tıkır tıkır işler hale getirdi. Kendim için aldığım en özel hediye sanırım buydu Ukrayna’dan.

image4.3

Pazarın önündeki tramvay yolundan karşıya geçip tepedeki kiliseye çıkma şansınız da var.Kısa bir zaman ayırdığımız o kiliseden High Castle a gitmek için ayrıldık.

Bu kalenin adı saray tepesi olarak biliniyor ve  “Galiçya” – Volyn” devleti zamanlarında kurulmuş bir yerleşim noktası. Parkın adı tepede olduğu için “Yüksek Saray” olarak anılmış. Sarayın Parkı ise 1835 yılında kurulmuş. Tüm şehrin kuş bakışı görünümü bu tepeden mümkün. Ayrıca Yüksek Sarayın çıkış yolu ise yemyeşil bir ormanın içinde düzenlenmiş merdivenlerden. Buraya ulaşmak için 123 metreden biraz fazla yukarı çıkmak gerekiyor.

İnişte yol kenarındaki küçük restaurantta aramadan bulduğum “Komünist Kola-KVAS” ile karşılaştım.  Rus tarihinde oldukça eski bir içecek olan Kvas; Petro zamanında herkesin içtiği 19. yy da ise köylülerin içtiği arpa, çavdar ya da bayat ekmekten mayalandırılan bir içecek.

image5.3

Lviv şehir merkezine indiğimde yemek yemek için “Gasova Lampa”yı tercih ettim. Lviv’de iki eczacı ham petrolden gaz elde edip daha sonra gaz lambasını icat ediyorlar.

“Gasova Lampa”nın girişinde lambayı bulan İgnatius Lukasrewicz ve Jan Zeg anısına sokakta üzerinde gaz lambası olan bir heykel ve üst kattaki pencereden sarkan bir heykel var. İçerisi ise onlarca gaz lambasının olduğu konsept mekanın yemekleri de oldukça lezzetli.

image6.3

Günün yorgunluğunu evde çay demleyerek atmanın keyfini sürdüm gece. Oldukça lezzetli çayları olan Ukraynalılar çayı bizim “çoban çayı”dediğimiz usülde demliyorlar. Tek demlik sıcak suya bir miktar çay koyarak yani.

12 EYLÜL 2017

Kahvaltıdan sonraki rotamız bugün Lychakiv mezarlığıydı. “İnsan neden bir mezarlığı görmek ister ki” diyebilirsiniz. Ama burası bir mezarlık değil adeta açık hava sanat galerisi. Hayatınızda birçok mezarlık görmüş olabilirsiniz. Sanat müzesi niteliğinde bir mezarlığı ise ilk defa göreceğinize eminim. Dönemin bir çok önemli ismini ve isimsiz kahramanlarını ağırlayan mezarlık sizi çok etkileyecek. İçindeki heykelleri ve ziyarete açık olması yüzlerce insan buraya akın ediyor. Lviv  Lychakiv mezarlığı şehir merkezine hem yakın hem uzak. Yani yürümeyi seviyorsanız, yürüyerek gitmenizi tavsiye ederim. Biz öyle yaptık.

image7

Yaklaşık 3 saat zaman geçirdiğimiz mezarlığın son kısmında ise Polonya ve Ukrayna askerlerine ait şehitlik var. Sessiz, sakin, huzurlu ve Ukraynalılar için kutsal olan bu mekanda bir mezarlıkta nasıl bu kadar zaman geçirdim sorusunu defalarca kendinize sorarken bulabilirsiniz. Ama gezdikçe bunun cevabını bulacaksınız. Nerdeyse günün büyük bir bölümünü buraya ayırdıktan sonra akşam üzeri yine şehrin tüm hareketliliğiyle iç içe sokaklarında dolaşırken artık bildik bir durak olan Beer Theatre’da geceyi sonlandırmaya karar verdik.

Ertesi gün geceyarısı Kiev’e yolculuğumuz vardı. Yolculuğun heyacanı ile son hazırlıklarımızı yaptık. Bu masal gibi şehirden ayrılıyor olma fikri şimdiden hepimizi rahatsız etmişti. Sovyet dönemine ait binaları, muazzam mimarisi ile katedralleri, gündüz sakin, akşamları ise capcanlı sokakları, birbirinden farklı konseptte cafeleri, gece hayatı ile bir masal şehrini andıran Lviv’den ayrılmak tahminimizden daha zor gelmişti. Kiev dönüşü yine buraya gelecek olmanın mutluluğu ile ertesi güne uyandık.

 13 EYLÜL 2017

Gecenin geç saatlerinde bineceğimiz treni beklerken hepimiz çok heyecanlıydık. 8 saatlik bir tren yolculuğu ile Kiev’e ulaşacaktım. Gelmeden aldığımız tren biletlerimizle gece  22:00’da olan trene binmek için kahve fabrikasının yan tarafından geçen 9 nolu tramvayı kullandık. Gara kadar götüren bu tramvay 2-3 grivna gibi ücretle kısa bir şehir turu yapmanızı da sağlıyor bu sayede.

Tren garı hem kalabalığı hem de ikiye ayrılmış beklen salonu ile beni şaşırtmıştı. Ücretsiz olan bekleme salonu oldukça kalabalık ve havasızdı. Diğer tarafta ise saati 10 grivna olan ücretli salon oldukça sakin, havadar ve içinde cafesi olan bir bölümdü. Adeta bir insan otoparkı yapmışlardı ve sen ücretini ödeyip orada park ediyordun. Sovyetlerden geriye kalan, yakın zamanda bile hala bağımsızlık mücadelesini sürdüren bu ülkede böyle çirkin bir görüntüyü görmek, mevcut kapital sistemin acımasızlığını bu coğrafyada hissetmek duygusal olarak beni rahatsız etmişti.

Peron kontrolünü yaptıktan sonra tren saatini bekledik. Kısa bir süre sonra da bilet kontrollerimiz yapılarak trenimize bindik. 8 saat sürecek yol için hazırlıklarımızı yapmış, çerezimizi ve biramızı hazırlamıştık. Trende içki içmenin yasak olduğunu söyleyen tabelalar var. Ama bunu kimsenin ciddiye almadığını trene bindikten sonra görebiliyorsunuz.

image8.2

Geceyarısı yolculuğu yapıyor olmak aslında sıkıcıydı. Nihayetinde bir doğu ekspresindeydim ve bu coğrafyayı tren ile geçerken izlemeyi çok isterdim. Karanlık gökyüzünü izlerken bir sonraki yolculuk rotasının Trans Sibirya olmasını hayal etmek kaçınılmazdı. 10 bin km’lik yolun yaklaşık 9 gün süren, 91 duraklı o muazzam yolculuğun hayali buradan başka nerede kurulabilirdi ki? Eski Komünist Rusya topraklarında, tren raylarının sesiyle karanlığı yararak ilerliyorduk.

Kompartman görevlisi hareket ettikten kısa bir süre sonra gelip çarşaf takımlarını bıraktı ve ne içmek istediğimizi sordu. Çay içecektik. Çünkü çay servisi yaptıkları o müthiş bardaklığı daha önce almış bir arkadaşımızla konuşmuş ve biz de almayı kafaya koymuştuk. Çaylarımız geldi. Bahsedildiği gibi inanılmaz nostaljik bir bardaktı. Gece bardakları toplamamıştı görevli. Sabah ise tekrar bir çay servisi yaptı. İnmemize dakikalar kala minik bir operasyonla bardağa sahip sahip oldum!

Nasıl olduğunu anlatmıyorum. Çünkü kim sahip olmak istiyorsa herkes kendi yöntemini geliştirmeli diye düşünüyorum. Benim için de hiç kolay olmadı emin olun.

image1.3

Gece boyunca trende içen, koridorda dolaşan, birbiriyle sohbet eden insanlar vardı. Bir masal yolculuğu yapıyor gibiydik. En çok tuvalet sırası beklemekten sıkılmıştık trende. Yoksa kendimizi eğlendirmemin bir çok yolu vardı trende. O anlardan birini de yol arkadaşım sevgili Evren Mörel böyle ölümsüzleştirdi.

image2.3

Unutulmaz bir geceden sonra Kiev’e uyandık…

14 EYLÜL 2017

Sabah 06:30 gibi Kiev tren garına indik. Oldukça büyük bir istasyon burası. Çıkış kapısına gidip ulaşımı en kolay taksi ile yapabileceğimize karar verip Uber ile aracımızı çağırdık. Kiev’de ulaşımı bu şekilde yapmanın kolaylık olduğunu söylemişti yakın zamanda burada bulunan arkadaşım. İlk kez kullandığımız bu ulaşım yöntemiyle çok rahat ettiğimizi söylemeliyim Kiev’de. Çünkü Kiev büyük bir metropol ve ulaşım bu şekilde çok kolay ve ucuz. Evimiz özgürlük meydanına çok yakın bir noktadaydı. Kapının önünde şoför bizi bıraktıktan sonra gene Lviv’de evimize çıkarken yaşadığımız o anlık tedirginliği yaşadık. Karanlık, eski, sessiz ve insanın içini ürperten bir Sovyet yapısıydı yine evimiz. Ev sahibinden anahtarı aldıktan sonra yerleşip dışarı çıkmak için gene can atıyordum. Hiç vakit kaybetmeden de Özgürlük Meydanı’na ulaştık.

Çeşitli etkinliklerin yapıldığı bu büyük meydan protestoların da yaşandığı bir ana alan. Şehrin birçok noktasına giden metro hatlarının da olduğu bu alanda sosyal yaşam oldukça hareketli.

image3.3

Meydanı takip eden ana caddede seyyar satıcılar, sokak müzisyenleri, dans eden şarkı söyleyen insanlar var. Hepsi birbirinden neşeli bu ortamda yürürken zorlanıyorsunuz. Kiev için planda bir hata yapmıştık ve bu sabah ve ertesi gün burada olabilecek kadar zamanımız olduğunu Lviv’den ayrılacağımız son akşam farketmiştik. O nedenle görmek istediğimiz noktalar çoktan belliydi ve biz günün ilk ışıklarıyla sokağa düştük. Özgürlük Meydanı’nın devamındaki caddeyi yol boyu yürüdükten sonra Taras Shevchenko parkına çevirdik haritamızı. Parkın adı Ukraynalı şair, sanatçı ,düşünür ve devrimci Taras Shevchenko’dan. İnsanın aklına ilk önce futbolcu olan Shevchenko gelse de Ukrayna halkının ulusal kahramanı ve milli önderi diyebiliriz onun için.

Ukraynalı kadınların Ruslara karşı başlattıkları kampanyada onun şiirini kullanmış, şairin Kateryna şiirindeki “ oh tatlı bakireler, aşık olun ama Ruslara değil” dizesiyle oldukça ilgi çekmişlerdi. Şairin heykelinin de bulunduğu bu parkta günü keyifle geçiren çiftler, aileler ve kendisiyle baş başa olan insanlar vardı.

image4.4

Parkın büyük caddeye Balkan yüzünde de şairin adını taşıyan, kıpkırmızı rengiyle insanı çarpan üniversite binası var.

Sonraki durağımız Golden Gate binasıydı. Ukrayna’nın giriş kapısı olan bu yapı artık şehrin merkezinde kalmış olsa da güzel bir anıt olarak insanları selamlıyor. iç kısmında gerçek kalıntıları olan yapının dışı sonradan inşa edilmiş.

image5.4

Yolumuzun devamında St. Sophia Katedrali vardı. Biz de yürümeye devam ettik. Daha uzaktan bile görüntüsüyle büyüleyen yapı 11. yy’a ait ve Kiev şehrinin sembollerinden. UNESCO Dünya Mirasına giren katedral 2007’den beri Ukrayna’nın 7 harikasından biri olarak kabul edildi oylamayla.

image6.4

Girişinde farklı ücret seçenekleri olan kilisenin Çan kulesinden muazzam bir manzara izleyebilirsiniz. İç kısımları ise göz alıcı güzellikte. 11 yy.dan günümüze kadar ulaşan fresklerin olağanüstü etkisini insanı izlerken farklı bir dünyaya götürüyor. Bu bölümlerde telefonla dahi fotoğraf çekmek yasak. Her noktada görevliler mevcut. Önce bu durumdan rahatsız oluyor hatta biraz da kızıyorsunuz ama sonra bu harika yapı ancak böyle korunabilirdi bu zamana kadar deyip onlara hak veriyorsunuz. İç kısımdaki restorasyon çalışmasından kaçak göçek çektiğim tek kare buydu.

image7.2

Yüzlerce ziyaretçinin olduğu mekandan ne zaman ayrıldık tam bilmiyorum ama bir masalın içine düşmüş gibiydim ve hiç çıkmak istemiyordum. Haritaya baktığımızda Kiev’in bir diğer sembolik yapısı St. Michael’a Golden Domed manastırına ne kadar yakın olduğumuzu gördük. Biraz yürüyünce Kubbesinin altın alaşımdan olduğunu duyduğum bu kilise bütün ihtişamıyla bana göz kırpıyordu pırıl pırıl parlayan kubbeleriyle.

image8.3

Sovyet dönemimde yıkılmış olmasına rağmen aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Ortodoks mimarisinin tipik bir yapısı olan kilisede insana huzur veren müthiş bir atmosfer vardı.

Kiliseden ayrıldıktan sonra Dinyeper ırmağının kıyısına inmeye karar verdik. Yokuş aşağı oldukça yürümek gerekiyordu bulunduğumuz noktadan. Tam o esnada yeşillik bir alan görüp oradan ırmak kıyısına inebiliriz belki deyip içinden geçmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız. Bu ormanlık alanın içinde uzanan merdivenler bizi ırmağın kıyısına kadar atıyordu. Hatta o kadar keyifli bir çıkış vardı ki, yolun sonunda heycanlanmamak elde değildi. Merdivenlerin sonunda bir alt geçite geliyorsun ve yaklaşık 30-40 metre mesafe yürüdüğün bu alt geçitin sonunda Dinyeper ırmağı görünüyor. Karanlıktan aydınlığa çıkarken bir TV ekranının içinden geçip nehire giriyor hissi uyandırıyor insanda bu geçit.

image9.2

Nehrin etrafında balıkçılar, manzarayı izleyenler, yatıp güneşin keyfini çıkaran insanlar var. Ayrıca nehrin üzerinde tekne turları düzenleniyor. Ben o turlara katılmadım. Kıyıdaki bir mekanda oturup biramı içmek ve ayaküstü orada yapılan seyyar yiyeceklerden atıştırmak bana daha keyifli geldi. Kıyıdaki seyyar yiyecekler bunca zamandır yediğimiz yemekler içinde en lezzetsiz olanlarıydı diyebilirim. Uzun bir süre bu manzarada dinlendikten sonra indiğimiz merdivenlerden tekrar yukarı çıkarak Marinissky Palace’a yürüdük. Buradan ayrılırken aklımda iniş yolunda karşılaştığım ırmağın ve güneşin tadını doyasıya yaşayan özgür Kiev kadını kalmıştı.

image10

Sarayın tadilatta olması nedeniyle yakından görme şansım olmadı. Ama yan tarafındaki park mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Çayınızı ya da kahvenizi alıp seyir noktasından Dinyeper ırmağına farklı bir açıdan kuşbakışı izleme fırsatı veriyor.

image1.4

Demir parmaklıkların arkasında kalan Sarayın bahanesiyle geldiğimiz bu parkta biraz dinlendikten sonra rotamızı Pechersk Larva’ya diğer adıyla “Mağaralar Manastırı”na çevirdik.

Birçok kiliseden oluşan, kompleks bir yer olan Mağaralar Manastırı; UNESCO Dünya Mirasları listede. 18 kilise var toplamda ve bunların 6 tanesi yerin altında. Slav Ortodoks Hristiyanlar için burasının ayrı bir önemi var. Çünkü burayı ziyaret ettiklerinde hacı mertebesine ulaşıyorlar. Manastırdaki mağaralar önceden rahiplerin inziva yerleri imiş. Şimdi turistten geçilmiyor. Yarım günden fazla zaman alabilecek ki bu bizim için çok fazla.

Haritamıza göre 1 km. uzaklıkta olan “Motherland” anıtı beni daha çok heyecanlandırıyordu ve bir an önce oraya gitmek için can atıyordum. Henüz yürümeye başlamıştık ki, heyacanımda ne kadar haklı olduğumu gördüm.

O kadar uzaktan bile bütün ihtişamıyla gökyüzüne uzanan Motherland anıtını görebiliyordum. Oraya doğru nasıl bir heyacan ile yürüdüğümü anlatmam zor.

Nazi-Sovyet savaşı anısına inşa edilen bu heykelin altında büyük bir savaş müzesi var. Stalingrad savaşının anısına 1967’de dikilen heykel, kendi kaidesi üstünde oturan en büyük heykel olma özelliğini taşıyor. 102 m. uzunluğundaki heykelin kaide metninin başlığında da “ANAVATAN ÇAĞIRIYOR “ yazıyor. Baktıkça insanda inanılmaz bir etki bırakan bu anıtı dakikalarca oturup izledim.

Basamaklardan yukarı çıkıp kaidenin dibinde oturdum. Savaş dönemine ait acılara atfedilmiş olması o anda dünya tarihinde bu büyük savaşı yeniden hatırlayıp insanlığın yaşadığı o acıları yeniden hissetmeme sebep oldu. Buraya ait en güzel fotoğrafımı da sevgili dostum Hüseyin Aldırmaz bana hediye etti.

image2.4

O büyük savaşın içinde yitirilen milyonlarca insan gibi küçük bir detayı ama bir o kadar büyük bir inancın tanığıydım.

15 EYLÜL 2017

Bu sabah evden ayrılmamız gerekiyordu. Eşyalarımız toplayıp garda emanete vermek ve gece tren saatimize kadar yine şehri dolaşmak en mantıklı olandı bizim için. Kiev tren garında gece 24:00 a kadar emanet bırakabileceğiniz şifreli dolaplar var. Valizi içine yerleştirdikten sonra kapağın iç kısmında 1 harf ve 3 takamdan oluşan şifrenizi oluşturup, jetonu atıp kapağı sıkıca kapatıyorsunuz. Oldukça güvenli olan bu dolapları açmak için şifreyi çevirmeniz yeterli.

image3.4

Akşama kadar hatırı sayılır bir zaman vardı önümüzde. Görmezseniz olmaz demeyeceğim küçük bir Puşkin müzesi olduğunu okumuştum Kiev’de. Hatırımı kurmayan dostlarım benim için orayı da bulmaya çalıştı. Oldukça sapa yollardan geçip geldiğimiz yer minik bir evdi.

Bir koleksiyonerin oluşturduğu müze tahminimden daha basitti.

Birçok kişi Puşkin ile “Yüzbaşının Kızı “ kitabıyla tanışmıştır sanırım. Ben ilk olarak yaşadıklarını, duygularını, acılarını, özlemlerini ve  iç karmaşasını olduğu gibi yansıttığı “Gizli Günce” adlı hatıratıyla tanıştım. Romantik bir düelloda değil de ilkel duygularının esiri olan biri olarak bu hayattan o kadar basit ayrılmasını kabullenememiştim hatta okurken. Şimdi yaşamındaki en özel anılarını kaleme alan bu efsane yazarın el yazısıyla burada karşılaşacak olmak beni heyecanlandırdı.

İçerideki koleksiyonda onun kotları, mektupları, çizimleri vardı. Müzedeki can sıkıcı bir diğer nokta da açıklamaların sadece Kiril alfabesi ile olması.

image4.5

Ekipteki  dostum Evren Mörel’in görmek istediği bir kalmıştı. Ulusal Havacılık Müzesi. Şehrin oldukça dış kısmında bulunan bu müze taksi ile gidildiğinde çok kolay bir ulaşıma sahip. Uçaklara ilginiz varsa Dünya savaşında kullanılan uçaklardan günümüze kadar olan birçok uçağı burada yakından görme şansınız var. İlgim olmamasına rağmen benim bile çok eğlendiğim ve merakla izlediğim bir yerdi burası.

image5.5

Gün içerisinde onlarca ziyaretçisi olan müzenin en çok eğlenen ziyaretçileri ise çocuklardı. Büyük bir hayranlıkla izleyip ortamın coşkusunu yaşıyorlardı.

Kiev’den ayrılmadan önce yapmamız gereken son bir şey kalmıştı; Kiev tavuğu yemek. Bunun için Kiev’in en şık restaurantlarımdan biri olan Pervak’ı seçtim. Seyahat bloglarında önünüze çıkacak ilk mekanlardan biri burası. Özellikle de Kiev tavuğu yemek için önerilenler arasında. Tren saatimize kadar burayı araya sıkıştırıp tavuk aklımızda kalacağına midemizde kalsın diyerek havacılık müzesinden yine taksiyle restorana geldik.

 

IMG_B3A5C44DF7C5-1

İçeriye adım atar atmaz inanılmaz bir ambiyansın içine düştük. Yerel kıyafetiyle garson kızlar, çalan müzikler… Detaylardaki inceliklerden gözlerimizi alamadık.

Tavukla beraber kızarmış sebze önerisinde bulunan garsonu dinleyip siparişimizi verdik. Küçük ikramlarla masayı renklendiren garsonun devamlı başınızda bekliyor olması insana biraz garip geliyor ama rahatsız edici değil asla.

“Tavuk gözünüze küçük gelmesin, oldukça doyurucu.”diye okumuştum birçok yerde gelmeden önce. Haklılarmış.

image7.3

Gördüğünüz gibi “Hakikaten bununla nasıl karnım doyacak?” diye düşünmenize sevap olacak kadar sade bir tabak değil mi? Ama inanın yetiyor. Yanında iki özel sosla ikram edilen budun nasıl içine girip de marine etmişler hala anlayamadım. Ama yemek konusunda hiç bu kadar detayı düşünmeyen biri olarak söylüyorum, tek kelimeyle nefis bir lezzet!

Karnı doyanın gözü yolda olurmuş hesabı yemekten sonra salına salına Kiev sokaklarında dolandık. Kiev’den bu koşa zaman zarfında aklında ne kaldı derseniz?

Devasa metro istasyonları, muazzam opera ve tiyatro binaları, sanki küçük bir ormanı andıran parkları, UNESCO Dünya Mirasında olan masal gibi kiliseleri, koca bir Dünya savaşının devasa duruşuyla anlatıcısı Motherland heykelinin büyüsü ve elbette ayrılırken taşı damağımda kalan Kiev tavuğunun lezzeti kaldı.

Gece yarısına kadar olan zamanın az bir kısmı kalmıştı ve biz bu son saatleri Özgürlük Meydanında geçirdik. Sonra da ten garına doğru yola koyulduk. Kiev ten garında bir sürü tren hattının güzergahını gösteren boardın karşısından biz de dakikalarca dikilip tren saatimizi ve peronumuzu görmeye çalıştık.

image8.4

Artık dönüş yolundaydık ve yine gece yolculuğu yapıp sabah erkenden son bir kez daha Lviv’de olacak o masalsı şehirde kahvemizi içip akşamüstü İstanbul’da olacaktık.

 16 EYLÜL 2017

Sabah 06:30 gibi tekrar Lviv’deydik. O saatte ne açık bir mekan vardı ne de eşyaları yanımızda taşıma şansımız. Kiev’de olduğu gibi burada da iner inmez emanete bıraktık eşyalarımızı. Sonrasında da yine 9 nolu tramvay ile Rynok meydanına gittik.

Elbette hiçbir yer açık değildi. Devamlı çay ve poğaça aldığımız büfeden kahvaltılıklarımızı aldıktan sonra yağmurlu Lviv sabahında ısınmak için kendimi Bernardine Kilisesine attım. Sabah sabah içeride yine muazzam bir ayine denk geldim.

Hava yavaş yavaş ısınmaya ve sokaklar canlanmaya başladığında Rynok Meydanındaki kahve fabrikasına uğrayıp keyifle son kahvemizi içmenin tadını çıkardım. 8-9 gün boyunca bu coğrafyada yol yapmanın,insanları ve kültürü ile iç içe olmanın etkisiyle hepimiz mutsuzduk buradan ayrılıyor olmaktan.

Sovyet döneminden kalma yapıları, katedralleri, birbirinden farklı konsept cafeleri, eğlenceli gece hayatı, sokak müzisyenleri, inanılmaz lezzetli yemekleri ve birası ile masalsı şehir Lviv’den hayal ettiğimin çok ötesinde keyif aldım.Yağmurlu bir günde Lviv’den ayrılıyordum bu ülkeden ama bana bıraktığı anılar sıcacıktı ve hepsi hafızamda en özel yerini çoktan almıştı.

Benim cebimdeki yol hikayemden bunlar döküldü yazıya. Siz de kendi yol hikayenizi cebinizde toplamak için bir an evvel yola çıkın.

Son söz:

Lviv anlatılarak ne kadar yaşanır derseniz, yaşanmaz.

Gidin…görün…

Ve

JUST LVİV İT!

21743058_10155923309874238_5665490123779137101_n

 

DOĞU AVRUPA

“Orta(daki) Avrupa”

Coşkun Soydemir’in Doğu Avrupa Günlüğü

FullSizeRender 14

Bütün işlemlerimiz tamam….

Yeşil pasaportumuz olduğundan vize derdimiz yok.

OHAL sebebi ile yurt dışına çıkış izin dilekçelerimiz de tamam.

Yaşadığım ilçede Ziraat bankası’na gidip yurt dışı çıkış harcını da yatırdık ( 15 TL ) . Her ihtimale karşılık araç için yurt dışı kasko genişletmesini de yaptık. Ayrıca sağlık sigortasını da hallettik.

Artık yola çıkıyoruz. Uzun bir yol güzergahımız var yorucu ama çok eğlenceli olmasını bekliyoruz.

 1. GÜN / TÜRKİYE – BULGARİSTAN

FullSizeRender 7

Sabah 07:30 da kontak çevirip yola koyulduk. 19:00’da Kırklareli – Dereköy sınır kapısındayız. Çok yağmur var. ☺

İlk bariyer açıldı. Arabayı sağa çekip orda bulunan sigorta şirketinde YEŞİL SİGORTA denilen yeşil belge için işlem yaptık. ( 24 saat açık ve kredi kartı geçerli. 1 ay için 66 EURO)

Sigorta işleminden sonra pasaport kontrol kısmına aracımızı çektik. Kontroller tamam, mühürler vuruldu daha sonra araç kayıt için gümrük kontrolü yapıldı. Araç kaydı yapıldı, araç üzerime olduğundan ruhsat yeterli. İşlemler bitti, çıkışa ilerledik ve son kısımda araç plakası istendi; onu da söyledik ve çıkışı gerçekleştirdik. ☺

Bulgaristan tarafına doğru giderken tünelimsi bir yer var; içinde 5-10 cam yüksekliğinde bir havuzcuk olan yol. Kenarda bir pencere.. Bir kaç dilde yazılmış uyarılar. Aracı durdurup pencereye doğru ilerledim. İçerdeki görevli ilginç bir Türkçe ile “ 15 lira “ dedi. Önce rüşvet istiyor zannettim. İçimden:

“ Bismillah daha ilk günden rüşvetle tanıştık ‘%^+/^(++/^ @ “ diyerek bi serzenişte bulundum. Parayı verdim daha sonra görevli bana bir fiş verdi. İşte rüşvetin belgesi demiştim ki o an açıklama geldi. Meğer Bulgaristan da bizim gibi her ülkelerine giren araçtan 15 lira alıyormuş. ( Biz çıkarken veriyoruz ya onlarda girerken alıyormuş)

Bunu da “İlaçlı sudan geçtin komşiii” diyerek kılıf buluyor ☺

İlaçlı yoldan geçtikten sonra tek kontrol klübesi olan pasaport kontrol kısmına geliyoruz. Orada hemen biri çıkıyor ve bagaj açtırıyor şöyle bir bakıyor ve “kapat” diyor. Nereye gideceğimizi soruyor, cevaplıyoruz. Hemen mühürler vuruluyor. Sıkıntı yok ☺

Gümrük kontrolüne geliyoruz. Orada da bagaj açtırılıyor, “Sigara var mı” diye soruluyor. Hepsine düzgünce cevap veriyoruz. “ VİNYET” diye yüzümüze bakıyor. – E yok tabii. – Al diyor..

Alacağız kardeşim bi nefeslen. Arabayı kontrol eden görevli beni içeri götürüyor. Orada bayan bir görevliye teslim ediyor oda “DAVAY DAVAY” diyerek beni başka bir yere götürüyor. Ruhsatımı alıyor ve benim söylememle birlikte 1 Aylık vinyeti 15 EURO karşılığında veriyor. VİNYET’i ön camın sağ alt tarafına yapıştırıyoruz. Bu yapıştırılmalı ve de alınmalı. Kontroller var. Vinyetsiz yakalanırsanız sıkıntı büyük. Ceza ya da rüşvetle uğraşırsınız bilginize. Biz toplamda dönüş dahil 3 gün kalacağız ama garanti olsun diye 1 aylık aldık zaten ya 1 haftalık ya 15 günlük ya 1 aylık yada yıllık alıcaksınız.1 haftalık 8 euro. Dönüş rotamızda da Bulgaristan olacağından 1 Aylık VİNYET alarak kendimizi garanti altına aldık. Tamamdır deyip bizi gönderdiler. Sınır kapısını geçtikten 5 Km kadar sonra solda bir benzinlik var. Gaz satışı da yapıyorlar. Orada depoyu doldurduk. Türkiye’deki fiyatlara yakın ama yine de ucuz. Malko Tarnovo’ya doğru yol aldık. Biz BURGAZ’a gideceğiz. İki yol var. Birisi yeni yapılan yol, diğeri ise eskiden kullanılan yol. Eski yolu tercih ettik. Karadeniz kıyısına doğru döndük. Mükemmel bir manzara. Amazon ormanlarında araba kullanıyorum gibi. Ağaçlar, yeşillikler, yola sarkmış dallar.. Harika ama yol çok bozuk. Resmen arazide “off road” yapıyorum gibi. Ama zevkli… Çok zevk aldım. Yol felaket sakin. Kimsecikler yok, ne gelen ne de giden. Hafif bir tırsma var gibi ama çaktırma… Devam…

Sonunda Burgaz’dayız. Küçük bir şehir. 3 saatte gezilecek yerleri biter 🙂 Bitti de.

2. GÜN / BURGAZ – VARNA

FullSizeRender 8

Sabah Burgaz’dan yola çıktık. Nesebar ve Sunny beach üzerinden geze geze VARNA’ya ulaştık. Yollar kalabalık. Sollama fazla, hız genelde 80 – 90 km civarı ama  trafik canavarları her yerde olduğundan ara ara acaip sollama yapan arkadaşlar ile karşılaşıyorsunuz. Hiç yüz vermeyin. Kendi hallerinde takılsınlar. Geneli 80 ile sakin sakin gidiyorlar. Sizde rahat ediyorsunuz. Kurallara herkes uyuyor. Böyle olunca araba kullanmak kolaylaşıyor. YAYA GEÇİTLERİNE DİKKAT!!! Yaya yola bakmadan geçide atlar ve tüm araçlar durur. Kimse kornaya basmaz. Herkes bekler ☺

Türkiye’den sonra alışmak biraz zor ama alışıyorsunuz hatta siz de yaya olduğunuzda bunun keyfini çıkartıyorsunuz. Elinizi cebinize atıp yaya geçidine dalıyorsunuz. Herkes duruyor ☺ Çok güzel be yaaa!

Neyse geze geze VARNA’ya geldik. Güzel ve çok daha büyük bir şehir. Çok keyif alarak bir güzel gezdik. Yorulduk, akşama hemen otele gittik. Yarın uzun bir yolumuz var. Bulgaristanın gece hayatı ünlü ama bizim şimdilik o mecralarda işimiz yok. Biz YOLDAYIZ ☺

3.GÜN / BULGARİSTAN  – ROMANYA

Varna’dan çıktık, uzun bir yol yapıp Romanya’ya gireceğiz. Bu yüzden çok oyalanmıyoruz. Önce RUSÇUK  ( Ruse ) Google Map sağolsun bizi oraya kadar getirdi. Sınır kapısına kadar geldik ama uzun bir kuyruk var. Girdik biz de kuyruğa, pasaportları hazırladık, evraklar tamam. Yaklaştık, yaklaştık…

“2 Euro verin” dediler?  Meğerse Rusçuk ile Giurgiu arasında bir köprü varmış, o köprüden geçiş ücretli, sınır diğer tarafta .Önce köprüyü geç dediler “Tamam dayı” deyip verdik 2 Euro, geçtik köprüyü.

FullSizeRender 9

Sınır kontrolüne geldik. Yine bagajları açtık, kapattık(Sadece açıp kapatıyoruz o kadar. Aramıyorlar. Aramayacaksan neden açtırıyorsun:).

Sonra ilk polis amcaya pasaportları verdik. Bi bize baktı bi pasaportlara baktı.. mühürleri çakıverdi. Ana ne kolay!   Derken pasaportları aldı götürdü!!!!!!

Hobaaa ne oluyoz yaaa!  10 dakika sürdü. Ben dayanamayıp pos bıyıklı polis amcaya pasaportları sordum. O kadar güler yüzle ve sakin bir şekilde açıkladı ki. Birden “Amcam” deyip sarılasım geldi adama. Meğer Bulgaristan ve Romanya polisleri yan yana duruyorlarmış. Hemen yan yana. Bizim pasaportların fotokopisinin çekilmesi gerekiyormuş; çünkü yeşilmiş 🙂 Bulgaristan çıkışı vermiş ancak Romanya girişi yapabilmek için fotokopiye ihtiyacı varmış. “Fotokopi çektirmeye gitmiş arkadaş” açıklamasını yaparken bizim pasaportlar geldi. Bana gülümseyerek mühürleri oda çakıverdi. “Hoşgeldiniz” dedi, yol gösterdi..

İşte ROMANYA’dayız. 10 metre gittikten sonra solda bir rovinyetci abla var. Ona gidip rovinyet aldık. Bulgaristan’da vinyet Romanya da rovinyet ☺ sanırım 1 haftalık 6 Eur civarında idi. Bunu cama yapıştırmıyorsunuz, ruhsatınızı veriyorsunuz bilgisayardan elektronik olarak işleniyor. Size de bir bilgisayar çıktısı veriliyor. O belgeyi kaybetmeyin. Çünkü Romanya çıkışında önce onu soruyorlar ☺ Gösterdiniz mi yüzlerinde gülücükler ile sizleri uğurluyorlar ☺

Sınırı geçip exchange işlemlerini de yaptıktan sonra ver elini Bükreş.

4. GÜN / BÜKREŞ

Bükreş’i doya doya gezdik. Ayaklarımız koptu şehri turlamaktan. Caddeler çok büyük desem yeridir. Karşıdan karşıya geçmek için utanmasak taksi tutacağız. Öyle cadde mi yapılır abicim gözünü seveyim yaa. 10 şeritli midir nedir?

Neyse gezdik, yorulduk, yedik içtik. Artık yola çıkma zamanı. İlk şehrimiz BRAŞOV..

Anammm ben burayı çok sevdim valla.. O kadar güzel bir OLD TOWN havası var ki. Çok şirin çok sade çok hoşuma gitti. Bir tepenin altında Braşov. Tepeye de kocaman BRAŞOV yazmışlar dev gibi. Aynı HOLLYWOOD gibi. Devasa.

Ekran Resmi 2017-09-20 13.03.05

Işıklı gece harika manzarası oluyor.  Bizde hemen tepeye çıkalım dedik, yazının oraya.

FullSizeRender 10

Maceracı bir ruh var bizde..

Teleferik gördük. Demek ki çıkılıp iniliyor. Bilet almak için girdik sıraya.. Teyzem “up ? down ? up and down ?” dedi. Önce basmadı kafam. Neden sadece çıkayım ki.. Orda mı yatacağız ya da çıkmadan nasıl ineceğim? İsyanlar ile dolup taşarken beynim ben de “up and down” deyiverdim.. O da biletleri satıverdi 15 tl civarında. Çıktık yukarı. Kısa bir mesafe, gezdik yazının oraya gittik manzara muhteşem. Tüm Braşov ayaklarının altında. İnsanlar keyif yapıyor. Sonra yürüyüş gruplarını gördük.

Meğer o tepeyi aşağıdan yukarıya yürüyüş patikaları ile doldurmuşlar. Teleferiğin 3 seçeneğinin olmasının sebebi buymuş. Teleferikle çıkar inişi yürüyerek yapabilirmişiz yada tam tersini. Eh öğrenmiş olduk bir daha gidersem yürüyerek çıkar yürüyerek inerim.

Bu arada yanınıza su kesinlikle alın. Tepede su çok pahalı. Biz yandık siz yanmayın.

5.GÜN / RAŞNOV – BRAN -CARTISOARA

Braşovdan hüzünle ayrılarak RAŞNOV ve BRAN bölgesini gezdik. Sevgili Kazıklı Voyvoda amcanın şatosu var. Gittik oraya İngiliz rehberi olan bir grubun kuyruğuna takıldık ve onlarla gezdik.. ☺

Yollar çok güzel ama kalabalık. Çok fazla kamyon ve tır var. Trafik yavaş akıyor ama akıyor sonuçta. Virajlı yeşillikli yollar. Tam sevdiğim…

Bölgeyi bitirdikten sonra varış noktası belki de bu gezinin benim için en önemli olan yeri. Çok heyecanlıyım. İstikamet CARTİSOARA. Köy, bildiğin köy. Tezek kokuları, hayvanlar, çiftçiler işte öyle bir yer ama çooook ünlü bir yer. Burada güzel bir dinlenelim yarın çok heyecanlı olacak.. ☺

FullSizeRender 13

6.GÜN / SIBIU

Uyuyamadım desem yeridir. O kadar çok heyecanlıyım ki. Neden mi? Dünyanın 1 numaralı yoluna gireceğiz bugün. Bizim gibi adamlar için çok önemli orada direksiyon sallamak.

Adı; TRANSFAGARAŞAN … Anlatılmaz yaşanmalı.. ☺ O yolu 40 Km maksimum hız ile kat ettik mükemmel manzaralar, sürekli durup fotoğraf çekmeler, 5 saatimizi aldı. Bu yolu bitirip Arefu üzerinden tekrar SİBİU’ya döndük. Çok ama çok güzeldi…

Sibiu’dayız. Orayı da bi güzel gezip yorulup kendimizi yarına  hazırlıyoruz.

7.GÜN / TURDA – CLUJ 

Sibiu’dan çıkıp ilk varış noktamız olan TURDA SALT MİNE’a doğru yol alıyoruz. Araştırmalarıma göre dünyada 2 tane büyük tuz madeni var. Biri Polonya – Krakow’da diğeri de Romanya – Turda bölgesinde. Google map sağolsun bizi oraya kadar yine götürdü. Gezdik, görmeniz gereken ender yerlerden bir tanesi diyebilirim.

FullSizeRender 15

Oradan çıkıp CLUJ şehrine daldık. İşlem tamam deyip yarın geçeceğimiz MACARİSTAN sınırında yakın bir yer olan ORADEA şehrine gittik. Öldük, bittik “yat-uyu-zıbar” modundayız.

8.GÜN / ROMANYA – MACARİSTAN – SLOVAKYA

Macaristan’ı transit geçeceğiz. Niyetimiz bu. Sınır kapısında çok hareketlilik yok. Bizim alışık olduğumuz olay önce Romanya’dan çıkış alırsın daha sonra araf dediğimiz ara bölgede biraz gidersin 300 – 400  metre kadar daha sonra Macaristan kapısında işlemleri tekrarlarsın. Bizde onu bekliyoruz. Ancak öyle bir şey olmadı. Sınır kapısı denilen şey tek hat. Pasaportları aldılar ve bizi sağa yönlendirip park et dediler. Denileni yaptık 15 dakika kadar bekledik daha sonra işaret edip gelin pasaportları alın dediler. “Eyvallah” deyip Macaristan’a girmiş bulunduk. İlk durağımız “Debrecen”. Hem bi şöyle göz atalım istedik, hem de mola verelim istedik. Para birimi Macar Florini. Rakamlar kalabalık ama euro karşısında inim inim inlemişler. Herşey çok ucuz geldi bize. Markete girip “Su, çikolata mı” derken 1 saatimizi harcayıp tüm işleri yerine getirip yola devam ettik. Bundan sonra rotamız Slovakya – Kösice. Orada yatıp, duşumuzu alacağız. Google amca bize yol gösteriyor. Macaristan’da otobanlar ücretli. Ama biz ara yolları tercih edip ücret vermeden köy köy gezerek gitmek istedik. Acaip düzlük bir yer. Tepe yok nerdeyse ☺

Güzel sakin bir yolculuk. Google bize derki ilerde Slovak sınırı var. Hazırlayın evrakları. Deeerken.. Bir baktık tabelalar değişmiş. Hayda eee hani sınır, hani pasaport, mühür damga, arama… Yok bunların hiç biri. Biz bunları düşünürken Kösice 10 Km diyen tabelayı görünce biraz tedirgin olduk.. Yaw biz ne ara sınırı geçtik .. neden mühür yok.. yanlış mı yaptık.. “Saçmalama leyyn” böyle yanlış mı olur.. Neyse otelimize yerleştik. İlk işim resepsiyoniste bunu sormak oldu. Dedim ne iş? Güldü. Biz AB üyesiyiz, AB üyeleri arasında artık sınır yok. Desene kardeşim öldük bittik burda. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçeceğiz yani bundan sonra 🙂  Ama dediler ki vinyet alın. Yoksa iyi olmaz. Bir benzinciye gidip vinyetimizi aldık. Yine elektronik. Bizi işlediler. Belgeyi de torpidoya attık.

Kösice; Türkleri seven arkadaşların olduğu güzel mekanların bulunduğu bir yer. Tüm geçirdiğimiz zaman  sıkıntısız. Dinlenip kendimizi Polonya’ya hazırladık.

FullSizeRender 16

9.GÜN / SLOVAKYA – POLONYA

Kösice’den yola devam. Polonya – Krakow hedefimiz. Sınırları geçmek çok güzel. Krakow’a kadar güzel bir yolculuk. Etrafı seyrede seyrede daha sonra tabelalar yine değişti. Polonya’dayız. ☺ Sevdim ben burayı. Polonya’da yaşanır vesselam ☺

Krakow daha  da bir güzel.. Büyük meydan o kadar hareketli ki oturup saatlerce izledik. Çok güzel vakit geçirdik..

Krakow Sokak Sanatçısı

Artık yatıp yarın yine önemli bir bölgeyi ziyaret edeceğiz..

AUSCHWITZ ..

10. GÜN / AUSCHWITZ

Çok okuduk, çok seyrettik hakkında. Krakow’dan yola çıkıp 1 – 1,5 saat uzaklıkta Oswiecim’de bulunan ünlü kamp. Çok kalabalıktı. Neredeyse her ülkeden insanlar var. Almanlar bile… Ücretini ödeyip tura katıldık ama İngilizce tur saati bize uygun değildi o yüzden POLİSH turuna katıldık. Ne anlayacaksak, gerek de yoktu. Kendi başımıza hallettik işimizi. 3 saat kaldık orada. Duygulandık… Üzüldük… İnsanlık suçunun nasıl bir şey olduğunu gördük. ☹

 

 

 

Gidilip görülmesi gereken bir yer .

Oradan soluğu Wraclow ‘da alıyoruz.

Krakow – Wraclow arası otoban var. Burası ücretli. Ancak biz yine ara yolları tercih ederek ücretsiz devlet yollarını kullanarak Wraclow’a ulaşıyoruz. Yol manzaraları güzel. Dura kalka Wraclow’a vardık. Auschwitz bizi çok yormuş. Old Town’da yemeği yedikten sonra otelimize gidip güzel bir uyku çektik. Sabah uzun bir yolumuz var. Çek Cumhuriyeti.. ☺

11.GÜN / POLONYA – ÇEK CUMHURİYETİ

Yine sınır derdi olmadan Wraclow’dan yola çıkıp Prag istikametinde yol alıyoruz. Bu gezi de en çok merak ettiğim yerlerden ilk beşte kendisi.

Sıkıntı olmadan Prag’a ulaştık. Yine ara yolları tercih ettik. Uzak bir yerde bulduk otelimizi. Ama problem yok. Çünkü metro durağına çok yakın. Bu tip gezilerde arabayı merkeze sokmak problem olabiliyor. Bu yüzden, genelde metro duraklarına yakın yerlerde otel bulup arabayı orada bırakıp metroyla şehri alt üst etmek daha kolay ☺  Biz de aynen öyle yaptık. Metro emrimize amede. İstediğimiz yerde inip, istediğimiz yeri gezip bütün günü bu şekilde geçirdik. Harika bir şehir. Gecesi biraz sıkıntı ama olsun. O da çok geç saatlerde. Malum durumlar ortaya çıkıyor ve yapışıyorlar. Aman dikkat!

12. GÜN BRNO

Prag’dan alacağımızı aldıktan sonra artık yola çıkıp Viyana’ya ulaşmalıyız. Ancak yol çok uzun arada bir yerde kalmak lazım. Bunun içinde yine Çek Cumhuriyetinde  bulunan BRNO’yu tercih ettik. Çok küçük ( bize göre tabi ) ve biraz da fakirimsi bir yer. Akşam orada dinlenip sabaha kısa bir yolla Viyana‘ya ulaşmak amacımız.

13. GÜN / ÇEK CUMHURİYETİ – AVUSTURYA

İlk işimiz Vinyet almak. 1 haftalık 7 EURO civarında. Viyana zengin bir yer. Biraz aptallaşıyor insan. Araba park yerleri 20 EURO’dan başlıyor. Kara kara düşünürken ara sokakta bir yere kapağı attık. Sıkıntı olmaz umarım modun da otele yerleştik. Yine şehir dışında metro durağına yakın bir yer. Gayet de iyi yapmışız. Sonuna kadar şehri gezdik gitmediğimiz neredeyse hiç bir bölgesi kalmadı. Çok da hoşlandık. Güzel yemekler yedik. Keyifli bir gün geçirdik. Yarın sabah bir miktar daha turlar oradan da tekrar Slovakya ya geçeriz ☺

 

İşte Viyana; meydanlardan ve insan sellerinden ibaret. Aynen yukarıdaki gibi dünyayı izliyorsunuz.

14.GÜN / AVUSTURYA – SLOVAKYA

Sabahtan kalkıp öğleden sonraya kadar gidemediğimiz yerlere de gidip tüm Viyana turunu tamamladık. Artık otele dönüp eşyaları alıp arabaya atlar ve tekrar Slovakya’ya geçebiliriz. Bu sefer Slovakya başkenti Bratislava’ya gideceğiz. Kısa bir yolculuktan sonra ( yaklaşık 1,5 saat ) Bratislava’dayız..

Ama nedense benim hiç beklediğim gibi değil. Kimsecikler yok ortalıkta. Herkes bir mekana kapanmış içme peşindeler. Biz de onlara eşlik ettik. Hayalimdeki Bratislava bu değildi ama olsun. Bu da gezinin “en” lerinden. Olmasa da olur.

15.GÜN / SLOVAKYA – MACARİSTAN

Bratislava’dan yola çıkıp yine sınırsız bir şekilde Budapeşte’ye doğru yol alıyoruz. Budapeşte nehir kenarına yerleşmiş bir şehir. Dedim ya bu ülkede nerdeyse hiç tepe yok. Budapeşte’de bir tane yükseltisi olmayan bir nehir var. Oraya da kilise kurmuşlar ☺ Gezdik, yedik, içtik. GULAŞ çorbası mükemmeldi, denemenizde cidden fayda var. Yürüyerek gidebildiğimiz her yere gittik. Artık ayaklarımız isyanda.. Gece olsada yatsak modundalar.

Nitekim de öyle oldu. Otele atıp kendimizi yarın ki Sırbistan sınırına hazırlıyoruz. Çok şey duyduk bu sınırlar hakkında bakalım ne kadarı doğru ne kadarı yanlış, sınırsız ülke geçmeye alışmıştık ama ☺

16.GÜN / MACARİSTAN – SIRBİSTAN

Tanrım ne uzun  bir yol. Kıvrımı olmayan, çok sıkıcı, dümdüz, güneşin altında. Tüm camları açtık doğal klima olsun diye. İçerisi püfür püfür ama arada bir koku geliyor, oyyyy….

Burda duymuştum ki özel uçuş kursları filan yapılıyor diye, çokta merak etmiştim nedendir diye. Şimdi çok daha iyi anladım. Uçak kullanmayı öğrenenler için düşme dışında hiç bir tehlike yok, dümdüz arazi. Off bitsin artık bu yol!

Birden bitti. Önümüze 2 tane kulübe çıktı. Biri Macaristan polisi biri Sırp polisi. Çok güler yüzlüler..Türk olduğumuzu görünce sanki daha da bi neşelendiler. Azıcık sohbet ettik yarım yamalak. Gülümsedik birbirimize. Hiç arama filan yapmadan yallah Sırp tarafındayız. Abi ne kadar kolay bu sınırları geçmek. Hani Sırp polisi sıkıntı yaşatıyordu?  Valla külliyen yalan. En azından bu tarafta ☺ Teşekkürler kendilerine.

Belgrad’a kadar gerine gerine bir yolculuk bizi bekler. Ver elini Belgrad ..

17. GÜN / SIRBİSTAN – BULGARİSTAN

Belgrad’dayız. Tüm amacımız Belgrad ormanlarını görmek. Ara tara yok abi öyle devasa orman morman. Yani var da hani bizim memlekette daha büyükleri var ☺ Yine de Belgrad güzel. Hareketli, cıvıl cıvıl bir yer. Esnafa yaklaştığımızda bize nereliyiz diye soruyorlar. Türküz diyince anam bi çok seviniyorlar. Dediler ki biz birbirimize benziyormuşuz. Huylarımız sularımız aynıymış. Bu yüzden severlermiş bizi kendileri ☺

Ama sevselerde indirim yapmıyorlar kardeşim. Oysa biz pazarlık yapmaya alışığız. Pazarlığı severiz. Onlarda pazarlık yok. Ne ise o ☺

Olsun, güzel tatlı dilleri yeter.. Sonuçta kazıklamıyorlar. Gene yorgunluk, gene yorgunluk..Oflayasım var. Offff !!!

18. GÜN / BULGARİSTAN

Belgrad‘tan çıkıp, Niş üzerinden Bulgaristan’ın başkenti “Sofya” hedefimiz. Uzun bir yol. Yorucu olacak ama yolları seviyoruz. Sırbistan – Bulgaristan sınır kapısına geldik. Sırbistan çıkışında problem yok ama Bulgaristan girişi çok kalabalık ve Bulgar sınır polisi çok didikleyici. Önümüzdeki arabayı tam bir aramadan geçirdiler. Hatta hırslarını alamadılar sanırım sağa çektirip detaylı arama yaptılar. Dedim işimiz var. Sıra bize gelince sadece plakaya bakıp “Eve mi gidiyorsunuz?” diye sordular bizde “evet” diyince “tamam gidin” dediler. Ne bagaj açtırdılar, ne de herhangi bir şey. Şaşırarak hemen gazladım ordan ☺ Akşama doğru Sofya’dayız. İlk işimiz ünlü hayvanat bahçesni gezmek. Tam bir hayal kırıklığı. Ünlü olmasının sebebi çok fazla çeşitlilik olması ama ya bizim gittiğimiz saatlerin etkisi yada başka bir sebep bilemiyorum. Nerdeyse hiç görsellik yakalayamadık. Elimiz boş geri döndük. Kalacağımız otele yerleştikten sonra ilk işimiz metroyu aramak oldu. Bulduk. Merkeze kendimizi attık ve ünlü caddesi üzerinden ünlü dağın görüntüsünü izledik. Güzel bir yemek yedik.. Bulgaristan zaten yemekleri ile ünlü, şiddetle tavsiye..☺

Veee  son akşam olmasının verdiği ayrı bir hüzün var. Sabah erkenden kalkıp tekrar uzun bir yolculuk sonrası kendimizi Türkiye ‘de bulmak .

19.GÜN / TÜRKİYE

06:30 da kalkıp sert bir kahve iç!  Yola koyul! Sofya’dan Kapıkule sınır kapısına kadar Bulgaristan’ın nadir otobanlarından biri var. Otoban ama bizim Türkiye‘deki gibi değil. Yollar yamalı, takır tukur gidiyorsunuz. Fakat Sevgili Bulgarlar hiç aldırmadan hızlı bir şekilde yol alıyorlar. Arada molalar vererek Kapıkule’ye kadar sıkıntısız bir şekilde geliyoruz. Kapıkule sınır kapısında Bulgar tarafından hemen geçiyoruz. Türkiye tarafında ise klasik bir arama sorgulama var.. O kadar orada da problem yaşamadan normal bir bekleme süresi ile Türkiye ‘ye giriş yapıyoruz. Artık yurdumuzdayız. Memleket havası!

5 gün kadar dinlenip ,  çamışırları yıkayıp , arabaya bakım yaptırıp ikinci tura çıkacağımız günü bekliyoruz..

İkinci turda görüşmek üzere.. ☺

Sağlıcakla!

Coşkun

Lviv-Kiev

“İçimden Geçenler”

Burak Çırık’tan mektup var!

FullSizeRender 39

Sevgili Sovyet Günlükleri ekibi;

Bir gerçekten “içimden geçenler” konusu var ki, kelimelere sığacak gibi değil. Memleket fena güzel, adımımı attığım andan itibaren anavatanda hissettim kendimi. Gerek uzun zamandır sadece Türkiye’de bulunmaktan ve gez(e)memekten, gerek ortak tarihe nasıl sahip çıkıldığını görüp saygı duymadan.. İkinci günü “neden buraya yerleşmiyorum ulan!” alt yazısıyla gezdim sokakları. Ama dediğim gibi, her saniyesi bir başka, ayrı bir hava buranın.

İlk iki gün ortalama bir turist gibi gösterilen yerleri gezdim. Kiril alfabesini bilmediğimden ve internetsiz telefon nedeniyle çok hakim değildim zaten konuya. Odaya gittiğimde internetten kılavuz yapıp küçük defterime geçiriyor, sonra harfleri benzete benzete, gençten birini bulup çat pat ingilizceyle doğru yola gitmeye çalışıyordum. Sonra sonra şehir içi kestirmeleri de öğrenince şuursuz yürümelere başladım. Aslında Kiev dönüşü, Lviv dedikleri bildiğin kasabaymış, burada başıma ne gelecek öz-güveni sonrasına denk geliyor.)

Turistik mekanda iki “Kvas(Ekmek bazlı alkolsüz malt içecek)” içip demiryoluna sırtımı dayamaya başladım ki, hala coğrafya fark etmeksizin demiryoluna yaklaştıkça şehrin gerçek ve belki daha bıçkın yüzünü göreceğimiz yönünde bir inanca kapıldım bir an. Size yolladığım fotoğrafların çoğu da bu demiryolu güzergahından çıkma. Turistik kentin halkının nasıl yaşadığı merakıyla bir iki terslenmeyi de göze alıp öğrendim, merakımı giderdim 🙂

Ha ne öğrendin, nasıl yaşıyor bu insanlar diyeceksin, deme. Siz de aynı rotayı izlediniz biliyorum. Sovyet mimarisini yaşamak güzel bir deneyim, herkesin ya da modern dünya sevicilerinin çemkirdiği mimarinin; tokilere de, rezidanslara da ya da İzmir’de yaşadığım Emlak Bankası kafasına da taş çıkaracağını düşünüyorum.
İklim ve insan davranışlarının birbiriyle bağlantılı  olduğu başka bir iddaam. Bunu da kendime ispatladım yeniden. İnsani mesafeler çok yerinde, bir iki gerçekten turistik ada haricinde herkes kendi halinde, herkesin kendi gerçeğini yaşamasına müsaade ediliyor.
Belki Sovyet geleneğinden, (belki Putin karşıtlığından) belki ekonominin gerçekten bozuk oluşundan bunu kestirmek güç, lükse olan tepki de çok neşeliydi. 30 yıllık Ladaların, 50-60 yıllık kıyafetlerin, toplu taşımanın da ötesinde mümkün her mesafeye yürümenin, bütün bu ekonomik bokluk içinde herkesin sosyal hayatını korumasının anlamı büyüktü.

Bir de işin sanat kısmı var, gerçi buna daha çok Kiev’de denk geldim ama kesinlikle az yürümemden kaynaklanıyordur. Sokak arasındaki heykel atölyesini gördüğümde mıhlandım olduğum yere. Bir yandan toplatılan, kırdırılan Lenin heykelleri olduğunu biliyorum ama diğer yandan da aynı hızla üretim olduğunu görmek gene Türkiye’den giden biri için biraz şaşırtıcı idi. Operanın, tiyatronun, sokak sanatının, müze&galeri işlerinin her birinin, kentin tüm sakinlerince takip edildiğini farketmemek mümkün değil. Kabul, rüşvet işliyor 20 TL karşılığında operada locadan yer bulabiliyorsun biletsiz ama biz kültür merkezleri yıkılıp otopark yapılan yerden geliyoruz. Rüşvetin böylesine, ufağına göz yumacağım elbette.

Ha her şey bir yana, burada kvas’ı aramak için mahalle köşelerinde tanker aramak gerekiyormuş. Öyle her yerde bulunmuyor. Tam bir mahalle kültürü işte! Nerede bizim bozaaaaacılar! 4 aydır sigarayı bırakmış olarak gidip günde iki paket içerek dönmüş olmam da hep devletin tapdk politikalarından kaynaklanmakta.(Esprisel)

Mektupta muhtemelen işe yarayacak bir iki satır çıkacaktır aradan, en başta söylediğim gibi kelimelere sığacak gibi değil. Bir dahaki sefere belki ekibin yolu falan düşer, orada karşılaşırız. Bunlar hep güzel tesadüfler olur.

Unutmadan fotoğrafları da şuraya koyalım.

FullSizeRender 34FullSizeRender 35FullSizeRender 36FullSizeRender 37FullSizeRender 38

Sevgiyle.

Burak

Belgrad

“Yeşil-Tarih-Hüzün”

Sevin Bayrı’nın gözünden Belgrad

IMG_20170526_121854

Ani bir kararla arkadaşımla Belgrad’a gitmeye karar verdik. Nedeni ve niçini yoktu bizim için. Ucuz uçak bileti ayarlamamız, yeni bir yer keşfederek tatile çıkmak bu yolculuğa çıkmak için yeterli sebeplerdi. Istanbul’dan yaklaşık bir saatlik bir uçuşla Belgrad “Nikola Tesla” havaalanına indik. Schengen vizesi olmayanlar için kısa bir görüşme sonrası ülkeye giriş yaptık. Sırbistan Türk vatandaşları için vize istememekte, bu önemli bir ayrıntı.

Seyahatimizi olabildiğince şehri ve insanları keşfetmek üzerine kurguladığımız için hostelde kalacaktık. Havaalanındaki döviz bürosundan Sırp Dinarı aldık. Bir euro yaklaşık 120 RSD yapmakta, bu sebepten oldukça ucuz bir şehir olduğunu hemen belirtmek isterim. Otobüsle kalacağımız hostelin bulunduğu Knez Mihailova caddesine yolculuğumuz başladı. Şehrin havaalanı tarafı eski yapılarla dolu, resmen banliyö havasında ama nefis, el değmemiş bir doğal yapısı var. Benim için şehirde ilk göze çarpan yeşilliği oldu. Belgrad yemyeşil bir şehir diyebilirim. Şehir tertemiz. Şehrin her yerinde bolca park, bahçe ve gezi alanları var. Tuna ve Sava nehri boyunca harika bir doğal güzellik sizi bekliyor. Otobüsle yaklasık bir saat sonra Eski şehir dedikleri Stari Grad bölgesinin meydanına ulaştık. Bende bıraktığı ilk izlenim Karaköy Eminönü Galata çevresine gelmiş gibi hissettirmesi oldu. Nehir üzerindeki köprüden indik. Bir yanda köprü trafiği, diğer yanda merkez tren istasyonu kalabalığı. En kalabalık, trafiğe kapalı  olan ise “Knez Mihailova” caddesi.

FullSizeRender 7

Knez Mihailova ( Prens Miloş) caddesi Istiklal caddesini fazlasıyla hatırlatmakta insana.  Caddenin her iki tarafında bolca kafe ve mağazalar var. Oteller, hosteller ve gece klüpleri fazlasıyla bu cadde üzerinde buluyor.

FullSizeRender 12

Cumhuriyet Meydanı denilen Knez Mihailova caddesinin girişinde, elbetteki Sırp’lar için çok büyük anlamı olan bu kumandanın heykeli bulunmakta. At üzerinde gördüğümüz Prens Miloş eliyle Istanbul’u işaret etmekte. Çünkü Osmanlı’yı yaptıkları savaşta yenip Osmanlıyı geri İstanbul’a dönmelerini sağlamış. Açıkçası Türkleri ve Türkiye’yi çok seviyorlar ama Osmanlı onlar için tarihte kötü anılarla dolu bir imparatorluk olduğundan Osmanlı’yı pek sevdiklerini söyleyemem.

Eski şehrin neredeyse her yerinde Osmanlı’dan bir iz bulmak mümkün. Sırplar kendi dilleri ile de oldukça övünüyorlar. Slavların yaşadığı tüm topraklarda kullanılan Sırpça, eski Yugoslavya’dan dağılan bütün ülkelerde kullanılmakta, tek farklılık şivelerde. Hemen belirtmek istiyorum; dillerinde çok fazla Türkçe’de aynı anlamda kullanılan kelime de bulunmakta (yastık, yorgan, çay, kale, meydan, çorba, köfte, börek gibi). Belgrad’ta herkes İngilizce konuşuyor ama temel ihtiyaçlarınız için Türkçe konuşacak olsanız anlaşacağınızı garanti edebilirim.

Stari Grad’ta gezilecek yerlerin başında “KaleMegdan” gelmekte. Knez Mihailova caddesinin sonunda bu güzel meydana cıkıyorsunuz. Adından da tahmin edebileceğiniz gibi burası tarihi çok eskilere dayanan bir kale ve onun etrafında bulunan bir meydandan oluşmakta. “Kalemegdan”  ın içinde askeri müze, hayvanat bahçesi, kilise, bolca ve göz alabildiğince uzanan doğal yeşil bir meydan, kafeler, satranç oynayan insanlar ve nefes kesen Sava ve Tuna (Danube) nehir manzarası bulunmakta.

“Kalemegdan”ın tarihi Roma dönemine kadar uzanmakta. M.S. 1. Yy’da inşa edilmiş ve sırasıyla her medeniyet burayı kale olarak kullanmış. Osmanlı burası için “Fikir Bayırı” tabirini kullanırmış. Ben de burayı gördükten sonra burası için kullanılacak daha güzel bir tabir olamazdı diye düşündüm.

Olmazsa olmaz konumuz;

Belgrad’ta gece hayatı Nehir üzerindeki gece klüplerinde sabaha kadar devam ederken, şehrin tadını çıkarabileceğiniz bir de “Skadarlija Sokağı” bulunmakta. Açıkçası gece kulüplerindeki sınırsız eğlence hayatından ziyade beni kendine hayran bırakan bu sokaktaki gece yaşantısı oldu. Sokak boyunca bütün restoranlardan yükselen harika Sırp müziği eşliğinde en lezzetli ve ucuz yemekleri yiyip, en güzel Sırp şaraplarını burada içebilirsiniz. Sırpların en ünlü yemekleri “Cevabi” adını verdikleri (bizim kebabımıza biraz benzeyen) et yemeği. Gerçekten de denenmesi gereken bir lezzet. Et yemekleri mutfaklarında ağırlığı oluşturmakta.

FullSizeRender 6Sırp şarabı da mutlaka denenmesi gerekir. Benim en çok sevdiğim şarapları “Temet -TРИ MОРАВЕ” bir şarap sever olarak kesinlikle tavsiye ediyorum ☺. Elbette Sırp biralarını da unutmamak gerek. Hem çok uygun fiyatlı hemde gerçekten lezzetli biraları var. Tabiki ‘Rakija‘dan bahsetmezsek olmaz. Geleneksel Sırp Alkolü olan Rakija, adının benzerliği nedeni ile Sırp Rakısı diye anılsa da aslında rakı ile pek alakası yok. Alkol oranı %50 denilse de çoğu ev yapımı olduğu için alkol oranının daha fazla olması muhtemel. İlk içtiğinizde yüz ifadeniz bütün Sırpları eğlendirmekte, bu biraz sizi sinir edebilir, buna hazırlıklı olun.

FullSizeRender 8

Skadarlija sokağı geceleri olduğu kadar gündüzleri de keyifle gezilebilecek bir yer. Bu sokakta Sırp’ların en ünlü şariri Djura Jaksic yaşamış. Sokakta onun yaşadığı ev şu an müze olarak hizmet vermekte. Bir zamanlar bu sokak şiirin edebiyatın sokağı imiş. Bohem yaşamın merkeziymiş. Şapka’da bu bohem yaşamın bir işareti olarak görülüyormuş. Bu sokaktaki şapkası ile en ünlü kişi de elbette Djura Jaksic olduğu için bu sokakta bolca heykeli bulunuyor. Tabiki de başında şapkasıyla.

Belgrad’ta Aziz Mark Kilisesi ve Aziz Sava Katedrali de mutlaka görülmesi gereken tarihi yerler arasında. Aziz Sava Katedrali Sırbistanın simgeleri arasında kabul edilmekte. Sırp Ortodoks Kilisesi kurucu Aziz Sava’nın adını taşıyan bu Katedral balkanların en büyük Ortodoks ibadethanesi. Yapısı Ayasofya’ya çok benzemekte. Bu kilisenin inşaatına 1935’te başlanmış ve hala da tamamlanmış değil. Yapının tamamlanmaması konusunda bir açıklama yok ancak bende bıraktığı izlenim yapı tamamlandığı zaman yapılışının uzun sürmesi üzerine de bir pazarlama reklam unsuru olarak kullanılacak olması çünkü şimdiden “bu yapı hala inşaatı bitmedi, ne muhteşem bir yer” diye bahsedilmekte.

Tarihi yerler dışında Belgrad’ta gezilecek Nikola Tesla müzesi, araba müzesi, Askeri (Savaş) müzesi de bulunmakta. Gerçekten Türk turistler için oldukça ucuz bir şehir. Yemeğe ve kalmaya çok düşük ücretler ödüyorsunuz.

Belgrad’ta Stari Grad dışında “Zemun” bölgesi de mutlaka gezilmesini gereken bir bölge. Burası Tuna nehrinin Kalemegdan’a karşı gelen diğer kıyısına kurulmuş yerleşim bölgesi. Kendine has meydanı, sokakları, parkları var. Tuna nehrini birde bu kıyıdan izlemek gerek.

Şehir ve insan hikayeleri seviyorsanız Belgrad’ta bundan bolca bulacaksınız. Herkesin anlatacak bir hikayesi var. Belgrad; genci ve yaşlısıyla çok yakın zamanda parçalanmış, ciddi travmalar yaşamış bir şehir. Vitrininde savaşın izlerini hemen görmüyorsunuz. Biraz aramak, konuşmak gerekiyor. Hemen anlatıyorlar savaş günlerini, özlüyorlar savaş öncesi, dağılmadan parçalanmadan önceki dönemlerini. Işıltılı sokakları, bol alkol , bol eğlence ve kumarın serbest olduğu bu şehirde bu ışıkların altında bir yoksulluk var. Geçim derdi hat safhada. Çoğu Sırp bir kaç işte birden çalışmak zorunda kalıyor. Bir yerde paranın su gibi aktığı bir yaşam, bir yerde o semtlere, mekanlara daha önce hiç uğramamış, oraları hiç görmemiş Sırplar var. Tito’yu sorduğunuzda gözleri parlıyor insanların.

Sevgiyle Kalın.

Sevin

Kharkiv

“Ucuzluğun ve Güzelliğin Tarifi”

Mert Bilgiç’in gözünden Kharkiv


Ne kadar gidilmesine gerek yok deseler de görülmesi gereken bir şehir, Kharkiv. 10-15 ağustos tarihleri arasında toplam 5 gün seyahat etme şansım oldu. Çok uzun uzadıya yazmaktansa kısa kısa önemli bilgiler vererek belki benden sonra ziyaret etmek isteyen gezgin arkadaşlara bir yardımım dokunur diye düşündüm. O zaman hazır mıyız?

*Havaalanına geldiniz. Çıkınca hemen bir tane “lifecell” hat alın. 10 gb internet veriliyor ve hızı gerçekten çok iyi. Seyahatınız boyunca internetsiz kalmayın!

*Ulaşımınızı mutlaka taksiyle sağlayın. Nasıl mı? 3000’i arayın ve olduğunuz yere taksi isteyin. Hem hızlı hem de çok ekonomik.

*Benim gibi siz de et düşkünü iseniz mutlaka “CHURRASCO Bar-Restaurant” denemelisiniz. Hem fiyatları çok uygun hem de acaip lezzetli. Alternatif olarak ise “Sumskaya Street(ihtimalle sık sık uğrayacağınız cadde)” çok yakın Ave Plaza karşısında 7/24 açık “Beer Hall ve Club” var. Fiyatları da gayet uygun.

*Dil konusuna gelince; ingilizce ile hiç kastırmayın, bilen sayısı çok az. İnanın Türkçe bilinme oranı daha yüksek 🙂

*Sıra meşhur Kharkiv geceleri istihbarat raporunda; beyler-bayanlar eğlence için tek kalem geçeceğim club “ARIZONA Beach Club”. Gündüzleri havuz, geceleri disko. Meraklısına duyurulur! Uyarı: “Bolera” club’a gitmeyin. Arizona’dan şaşmayın!

*Birazda Kharkiv’den genel birkaç not; şehir temiz ve sakin. Gezmekten yoruldunuz ve ayaküstü birşeyler atıştırmak istiyorsunuz, “Fresh Line” imdadınıza yetişiyor. Her sokak başı ve metrolarda bolca mevcut.

*Metro inanılmaz ucuz ve harika bir metro ağı var. Taksiye gerek duymadığınız zaman kullanabilirsiniz.

*”Özgürlük Meydanı’na mutlaka uğrayın. Olmazsa olmazlardan. Fakat oradaki teleferik turunu tavsiye etmiyorum. Çok eski, bakımsız. Her an herşey olabilecek cinsten. Ayrıca yolculuk çok uzun ve belli bir noktadan sonra sıkıyor.

*Konaklama kısmına gelince tek söyleyeceğim şu: “Mutlaka yorumları okuyun”. Hijyen konusunda sıkıntı yaşayabilirsiniz.

Şimdilik bu kadar! Umarım benden sonraki arkadaşlara az da olsa yardımım dokunmuştur. Kapanışı da bir fotoğrafla yapalım..


Sağlıcakla

Mert

MARIBOR

“Pohorje’nin Gölgesinde Şarap Cenneti”

Ali Kılıçaslan’ın gözünden Maribor

2017-08-24-PHOTO-00001402

En üzüldüğüm noktalardan biridir Slovenya‘yı daha önce keşfedememiş olmam… Uzun uzadıya bir Slovenya yazısı yazmak geçti aslında gönlümden ilk başta fakat ayrıntılı olarak şehirler üzerine yazı yazmanın okuyucular için daha faydalı olacağı görüşünde karar kıldım. Bu sebepten Slovenya’daki ilk durağım olan Maribor hakkında yazmam  kaçınılmaz oldu.

Maribor, Slovenya’nın ikinci büyük şehri. Büyük kelimesi beklentinizi yükseltmesin zira şehir 110,000 kişilik nüfusu ve merkezinin küçüklüğü dolayısıyla Slovenya’nın ne kadar küçük bir ülke olduğunu hissettirecektir ilk anlarda. Tabi ilk andan itibaren farkına varacağınız muhteşem doğası, şarap kalitesi ve şehrin güzelliği ile büyük-küçük kavramları tamamen yersiz kalıyor.

Maribor Avusturya sınırına çok yakın bir şehir, bu sebepten gezi planlayanlar için rotalarını Graz-Maribor hattının üzerine kurmalarını tavsiye ederim çünkü bu iki güzel şehrin arası yaklaşık 1 saatlik mesafede. Eklemeden edemeyeceğim, bu bölgede „hiking“ sırasında Avusturya bayrağı ile karşılaşırsanız anlayın ki Avusturya sınırına girmiş bulunmaktasınız. Ülkeler arasında sınırların kalkmış olmasının güzelliğini bu anlarda çok rahat bir şekilde hissediyorsunuz ve tabi böyle bir dünyanın hayali, istemeden yürüyüş sırasında aklınızdan çıkmıyor. Buna rağmen Slovenyalilar Avrupa Birliğinden genel olarak şikayetçiler. Avrupa Birliği ile ekonomilerinin çöküşe geçtiğini sürekli belirtirler. Hazır rota demişken, Slovenya-Avusturya genelinde „Prevoz“ denilen bir uygulama var ki düşük bütçe ile gezmek isteyenler icin mükemmel bir seçenek. Özet olarak „Prevoz“ arabasıyla şehirler arasında yolculuk yapacak kişilerin yanlarına yolcu almasını sağlayan hayat kurtarıcı bir uygulama. 3-4 Euro’ya Graz’dan Maribor’a bu uygulama sayesinde yolculuk edebilirsiniz.

Şehir merkezini yarım saatte gezip bitirebilirsiniz. Daha sonra tabi Drava nehrinin güzelliğine kapılıp zamanın nasıl geçtiğini unutabilirsiniz. Drava nehrinin batı tarafinda dünyanin en eski asması bulunuyor. Google’a Maribor yazdığınızda ilk olarak çıkan da zaten bu üzüm asması. Şehrin simgesi olmuş vaziyette ve „Stara Trta“ deniyor. Tabi şehir üzüm bağları ve şaraphaneleri ile ekonomisini sürdürdügü için, en eski üzüm asmasını simgeleri yapmaları ve ön plana çıkarmaları gayet akıllıca.

fullsizerender

Drava nehri demişken, Drava boyunca birçok kafe ve restoran bulabilirsiniz. Her biri ayrı bir güzellikte olduğu için birini önermem diğerine haksızlık olur. Bu arada bir çok turistin bilmediği ama yerel halkın yaz ayları boyunca ziyaret ettiği Drava nehrinin Gosposvetska tarafında küçük bir ada var. Kesinlikle gitmenizi tavsiye ederim. Aklınızda bulunsun ada; bir çok kuğuyu misafir ediyor. Her ne kadar çok güzel canlılar olsalar da fazla yaklaşmamaya dikkat edin, kötü anılarla dönebilirsiniz☺

IMG_1943

Önceden de belirttiğim gibi şehir merkezini gezmek pek uzun sürmüyor ancak Maribor’u Maribor yapan kesinlikle şarap yolları. Kilometrelerce süren bir rota ile Maribor’un çevresinde bulunan onlarca şaraphane ve üzüm bağlarını gezebilir her birinde şarap tadıp, beğendiğiniz şaraplarla ayrılabilirsiniz. Çok sarhoş olmamaya dikkat edin, özellikle bisiklet ile geziyorsanız tepelerden birinden yuvarlanmamak adına☺ Bu bilgileri bölge halkıyla iletişime geçerek kolayca elde edebilirsiniz. Avusturya sınırına yakın olduğu için 2. dil olarak Almanca İngilizceden daha yaygın kullanılıyor, aklınızda bulunsun.

IMG_1944.JPG

Bütün bu doğal yeşil güzelliklerin yanında Maribor “Pohorje” dağının etekleri altında kurulmuş bir şehir. Bu sebepten kayak severler içinde güzel bir seçenek olabilir. Dağın tepesine teleferik ile ulaşım var. Ben yürüyerek çıkmayı tercih etmiştim. Tabi yaz aylarında olduğu için ancak zirveye yakın yerlerde kar vardır. Bundan dolayı zorluk derecesi düşüktü. Yürüyüş 4-5 saat arası sürüyor. Yürüyüş sonundaki nefes kesen manzara ve başarma hissi bu yürüyüşe bedel, bilmenizi isterim.

FullSizeRender

Son olarak konaklama seçeneklerinden bahsedeyim. Şehir merkezinde bir çok hostel bulunmakta. Hepsi birbirinden otantik ve güzel ancak Slovenya genelinde öğrenci yurtlarıda hostel hizmeti sunuyor. Mariborun merkezinde „Tyrseva“ yurdunda konaklamak hem öğrencilerle iletişime geçip şehir ve ülke hakkında bilgi almanıza hem de bütçenizi korumanıza yardımcı olur. Tabi kendinize ait odanız oluyor bu yurtlarda sadece banyo ve mutfak ortak kullanım alanı.

Maribor neredeyse her ziyaret eden tanıdığımı farklı bir yönden etkilemiştir. Mutlaka havasının solunması gereken şehirlerden biri olduğuna inanırım.

Sevgiyle kalın…

 

 

 MINSK

“Geleceğin Şehri”

Lenin İzlemeye Devam Ediyor!

img_1391.jpg

Çok uzun zamandır seyahat etmeyi planladığım bir yerdi. Soviet Gallery’yi kapattıktan sonra seyahatlere hız vermiş, kolayca Riga’yı tamamladıktan sonra sıra en Sovyet gibi olan şehre gelmişti; Minsk’e.

Krakow’dan daha önce almış olduğum kitap görünümlü ciltli defteri ‘Sovyet Günlükleri’ olarak kullanmaya karar verdim ve açılışı yapmak Minsk’e nasip oldu.

Seyahat planımı anlatmadan önce Belarus’a 6 ayda 90 günü geçmemek kaydıyla vize istenmediğini söylemek lazım. Avrupa’ya, Amerika’ya olmayan ayrıcalık Türkiye’ye.

Eyyy Avrupaaa diploması nasıl oluyormuş bak da öğrennn!

Minsk’e direk uçaklar var ama Berlin’den sadece Belarus Devlet Havayolları ile inanılmaz pahalı. 1 haftalık zaman varken aktarmalı gitmek en mantıklısı. Ryan Air ile önce Vilnus’a, oradan trenle Minsk’e. Eski Sovyet başkentleri arasında tren hatları hala vızır vızır işliyor ve müthiş keyifli. Kimisi Avrupa’nın yanında, kimisi Rusya’nın olduğundan kısmi bir karışıklık var ama sınırlardaki bekleme sürelerini saymazsak oldukça eğlenceli ve macera dolu.

Çok önemli bir detay daha; kontrolde yurtdışı sağlık sigortasını soruyorlar. Bunu tesadüfen bir yerde okudum ve yolculuktan 1 gün önce temin ettim. Aksi takdirde ciddi sorun yaşayabilirdim.

Trendeki Ceket

Üstteki fotoğrafta gördüğünüz ceketteki ”Soviet Gallery” rozeti, Aziz George Kurdelası (Sovyet askeri yüksek ödül süslemesi bileşimi)  ve üzerine iliştirilmiş Lenin küçük rozeti bilinçli bir şekilde pasaport kontrolünden önce işimi kolaylaştırması için asıldı. Neticesinde Türk pasaportu ile Vilnus’tan Minsk’e trenle giriş yapmayı planlıyorum ve her şekilde sempatik bir durum oluşturmalıyım. Belarus turist konusunda oldukça titiz ve hala sıkı kontrollerin olduğu bir yer. Sovyet geleneğinden kalma denebilir. Pasaport kontrolü oldukça hızlı ve matrak geçti. Sınıra gelmeye yakın 20 dakika önce görevliler bindi, herkesin pasaportlarını ve kimilerinin bavullarını kontrol etti. Beni görünce şaşkınlıktan bir gülümsediler, “bu nerden çıktı şimdi” der gibi. Rusça bilip bilmediğimi sordular ilk başta. Kaç gün kalacağımı sormakla beraber, sağlık sigortamı istediler. Pasaportuma şöyle bir göz gezdirip damgayı vurdular. Çantalarıma göz gezdirirken gözleri cekete de ilişti. Bir tebessüm de ona atıp sıradaki yolcuyla devam ettiler. Açıkçasını söylemek gerekirse benim işlemim diğer Belarus vatandaşlarından çok daha az sürdü.

Tertemiz bir Şehir

Bu konu için ayrıca bir başlık açılır. Rusya’nın bir çok şehrinde bulundum fakat Minsk kadar temiz bir şehirle karşılaşmadım. Zürih sokaklarında yürür gibisiniz. Airbnb’den kiraladığım evin sahibine merak edip bu durumu sordum; “Temizlik konusu bizim için çok hassas bir konu. Küçüklüğümüzde sıkı bir eğitimden geçtik.” Küçüklüğünde bu eğitimi çok iyi alan insanlar büyüyünce de aynı disiplinde yaşıyorlar. Avrupa’nın “zengin-temiz ” ilişkisini yerle bir eden anlayış. 5 gün boyunca Minsk sokaklarında rastladığım tek çöpü paylaşıyorum.(onu da bir turistin atmadığı meçhul:)

Bir Sovyet Modası: Esnaf Kıyafetleri

Moskova’da da neredeyse aynı gelenek var. Girdiğiniz her büfenin, marketin çalışanları satış yapmış olduğu sektöre ve konsepte uygun çalışma kıyafetleri giyiyorlar. Bir nevi doktor önlüğü gibi. Yapmış olduğu işe ciddi bir resmiyet katıyor, keza tavırlar da aynı şekilde. Fakat marketlerde herşeyin organiği var. İnanılmaz zengin meze çeşitleri, süt ve yoğurt türevleri.. GDO’lu hiçbir şey neredeyse yok gibi. Minsk’in ucuzluğundan bahsetmek zorundayım. İnsanda “bütün mezelerden yarım kilo hazırlar mısınız?” hissiyatı oluşturuyor. Herşeyin tazesi, sonsuz çeşidi ve inanılmaz ucuz. Büyük marketlerden alın, dolaba atın. Sabah, akşam karnınızı doyurun.

Soviet Patriotic Great War Museum


Minsk’e gidip de KESİNLİKLE görülmesi gereken bir müze! 2. Dünya Savaşı tarihine merakınız varsa, saatlerce müzede zaman geçirmeyi seviyorsanız tam sizlik. Yukarıda eklediğim fotoğrafta en üsste müzenin dışarıdan görünüşü(tepedeki bayrak Sovyetler bayrağı), sol altta dürbünle gözetleme yapan bir asker simülasyonu, altta ortadaki fotoğraf ise meşhur Brest Kalesine ait. Dillere destan “Brest Savunması”! Yazı ise oldukça dokunaklı.. “Ölüyoruz fakat kaleden ayrılmıyoruz”.  Sırf bu yüzden Brest şehrine giden baya bir turist var. Konuyla alakalı harika bir film de var. 2010 yapımı, “The Brest Fortress”.

Altt sağdaki son fotoğraf ise savaşın boyutu hakkında bir bilgi; Savaşta ölen toplam insan sayısı: 60 Milyon. Sovyet Halklarına olan kısmı ise 26,6 Milyon. Neredeyse yarısı. Savaş Sovyetler yerine Türkiye topraklarında olsaydı ülkenin bütün nüfusunun toptan yokolması sözkonusu olabilirdi.

Müzede gezerken bir de çocuk sergisine rastladım. 7-14 yaş grubuna ait çocukların savaş temalı resimleri. Baya baya etkileyici idi. Onları da paylaşmak istedim. Bu yaşlarda bu kadar etkileyici resimler yapabilen çocukların bu başarısı herhalde tesadüf olmasa gerek. (Resimlerin üzerine tıklayarak isim, yaş ve tema bilgisini görebilirsiniz)

Zair Azgur Müzesi

FullSizeRender 33

Sovyetler zamanının en ünlü heykeltraşlarından birisi. Dünyaca ünlü sosyalist bilimadamların, başkanların, sanatçıların heykelini defalarca yapmış bir isim; “Zair Azgur”. Minsk’e gidip de Sovyet havasını içine çekmek isteyenler için MUTLAK uğranılması gereken göz kamaştırıcı, harika bir müze.

Girişte sizi devasal Marx ve Lenin karşılıyor. Çok cüzi bir müze ücreti ödedikten sonra meraklı gözlerle birisi sizi sorguya(olumlu manada) çekiyor. Türk olduğumu söyleyince muhabbet koyulaşıyor ve istersem müzeyi gezerken rehberlik yapabileceğini söylüyor. Seve seve kabul ediyorum. işte bana bu nazik teklifi yapan kişi, aşağıda ortadaki resimde gördüğünüz bu meşhur bayan; Valentina. Neden meşhur olduğu konusuna gelince; kendisinin de aynı zamanda 12 yaşında iken bir heykeli yapılmış. Yani bana müzeyi gezdiren bu tatlı kadın, heykeltraş Azgur’a heykelini yaptıracak kadar yakından tanıyan birisi. Gerçekten harika bir rehberlik hizmeti aldım, büyük şans. Unutmadan; Valentina, Nazım Hikmet’i oldukça iyi biliyor, zamanında okulda şiirlerini okumuşlar. Bizdeki durumu bir bilse …

Bu arada Minsk’te bulunduğum 5 gün boyunca tesadüfen harika bir hafta seçmişim. 2017 Müzeler Gecesi’ne denk geldim. Moskova ve Berlin’de de her sene tekrarlanan, alacağınız 1 biletle sabaha kadar neredeyse bütün müzeleri gezebileceğiniz bir organizasyon.  Fakat benim durumumda olan birisi için her gün yapılan 15-20 km yolun yorgunluğu, ne yazık ki bu 2 günün gecelerinde müzeleri gezmemi engelledi. Keza yorgun argın gitseydim pek birşey de anlamayacaktım. Bir sonraki seneye kısmet diyelim 🙂  Azgur Müzesinin hazırlamış olduğu program afişinin fotoğrafı aşağıdaki gibi.

IMG_1381
Müzeler Gecesi 2017, Azgur Müzesi’nin hazırladığı afiş.

MINSK Traktör Fabrikası Açık Hava Müzesi

Minsk şaşırtmaya devam ediyor. Müzeyi ziyaret etmeden önce web sitesini inceledim ve dünyadaki her 10 traktörden 1’nin Belarus’ta yapıldığını öğrendim. 1946’da kurulan fabrika 71 senedir faaliyette ve şu an bünyesinde 17 000’i aşkın işçi çalışıyor. Daha detaylı tarih bilgisi için burayı ziyaret edebilirsiniz.

Açık hava müzesinde bizi Lenin heykeli karşılıyor. Traktörün tarımdaki önemi tartışılmaz olduğundan Belarus için bu ihraç kalemi büyük bir gurur kaynağı. Hatta hangi ülkelere ihraç ettiklerini bile gururla sergilemişler. Fotoğrafların üstünde fareyle gezinerek ülkelerin isimlerini görebilirsiniz.


Bu açık hava müzesinde tabii ki de çocuk parkı olacak ve o da konsepte uygun olacak. En başta da söyledik, burada çocuklar bir başka büyüyor. Biraz soluklanıp kahve almak isteyince, çalışan kızın Putin hayranlığını yakaladım. Putin’in burada yüksek popülaritesi  olduğu bir gerçek. Fakat Amerika ve Avrupa aynı Ukrayna’da yaptığı oyunların birçoğunu burada da sahneye koymaya çalışıyor. Milliyetçiliği kaşıyarak. Umarım Belarus halkı Ukrayna halkına benzemez ve bu güzellikleri, hayat tarzını korumaya devam ederler.

Evet, Minsk’te adım başı AVM yok, trafik sıkışıklığı yok, seni taciz eden esnaf yok, alış veriş çılgınlığı hiç yok. Müzeler var, kültür merkezleri var, organik halk pazarları var,  Azla mutlu olan, çalışkan, saygılı, tarihine ve kültürüne sahip çıkan bir halk ve bilinçli yetişen bir çocuk nesli var. Sanırsam kapitalizm birgün yerle bir olduğunda, bütün AVM’ler kapandığında, GDO’lu ürünler yasaklandığında dünyadaki bütün şehirler Minsk’in seviyesine gelecekler. Bu yüzden Minsk benim gözümde bir projedir, geleceğin şehridir. Umarım en yakın zamanda bir kez daha yolum düşer ve gezemediğim yerleri gezme fırsatı bulurum.

Sevgiler

Bora